
Yavuz Alogan
Bir öğrenci, iki öğretmen ve bir öğretim üyesi France 24 Kanalı’nda isyanın nedenlerini tartışıyor. Öğrenci, Devlet’in kendilerini görmezden geldiğini söylüyor, diğerleri kamusal eğitime yeterince kaynak ayrılmadığını anlatıyor. Bu arada kamera lise binalarının içinde dolaşıyor: kırık klozetler, paslı borular, duvardan sınıfa sızan kirli sular. Okul binalarının yarıdan fazlası 1914 öncesinden kalma ya da 1945’ten hemen sonra yapılmış.
Öğrencilerin yüzde 83’ü devlet okullarına, yüzde 17’si özel okullara gidiyor. Ancak özel okulların çoğu devletle sözleşmeli, öğretmen maaşlarını genellikle devlet karşılıyor.
Protesto kıvılcımı bu ortamda, hiç beklenmedik bir yerde, liselerde çaktı.
İsyan bir lisede öğretmenlerin kadro eksikliğini protesto etmek için iş bırakmalarıyla, eş zamanlı olarak Paris banliyölerinde eğitim sistemindeki eşitsizliği protesto eden öğrencilerin gösterileriyle tetiklendi. Okullar ateşe verildi.
Fransız halkının iki yüz yıllık ihtilalci kodları harekete geçti ve Paris sokaklarında bir isyan dalgası patladı, daha fazla okul ateşe verildi, barikatlar kuruldu, Bastille Meydanı yakın tarihin bütün ayaklanmalarında yükselen La Marseillaise marşıyla çınladı; bazı yerlerde araya, öğrencilerin topluca söyledikleri, Charles Aznavour’un “Emmenez-moi” (Beni Alıp Götür) şarkısının nâmeleri karıştı, bazı yerlerde “Filistin’e Özgürlük!” sloganları yükseldi. Her miting ve isyanda olduğu gibi burada da şenlikli curcuna, eğlenceli şamata eksik değil. Çoğu reşit olmayan 6000 gözaltı, çok sayıda yaralı. Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!
Fakat olay giderek ciddileşti. Biri, Fransa’nın en büyük ikinci işçi sendikası CGT’ye bağlı sekiz kamu çalışanları sendikası ve Köylü Konfederasyonu isyanı desteklediğini bildirdi. 13 Ekim Salı, büyük gün! Genel grev ilan edilecek ve bütün muhalif örgütler ortak miting yapacak. Hükümet ya eğitim reformu dâhil talepleri kabul edecek ve Öğrenci Sendikası’nın talep ettiği “10 milyon Avro”yu verecek ya da öğrenciler, “reformunuz sizin olsun, paranızı da alın başınıza çalın,” diyerek isyan ateşini güçlerinin yettiği kadar yayacaklar.
Peki bu, 68 isyanına benziyor mu? Benzemiyor.
68’de öğrencileri etkileyen olayların kökeni ve niteliği çok farklıydı, ideolojik etkiler çok güçlüydü. Vietnam Savaşı vardı. Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi başlamıştı (1966). Kıtasal devrim için gerilla savaşı veren Che Guevara, Bolivya’da CIA tarafından yakalanıp öldürülmüştü (Ekim 1967). Çekoslovakya, Sovyet işgaline (Ağustos 1968) direniyordu (üniversite öğrencisi Jan Palach işgali protesto için bedenini ateşe verecekti). Herbert Marcuse, Frantz Fanon ve Régis Debray’nin gençler üzerindeki etkisi güçlüydü.
Paris’teki Öğrenci İşgal Komiteleri Birliği, 17 Mayıs 1968 günü SSCB Komünist Partisi’ne şu telgrafı çekti: “Titreyin bürokratlar, uluslararası işçi konseylerinin gücü sizi kısa süre içinde yok edecek! Yaşasın Kronştad denizcilerinin ve Maknovşçina’nın Troçki ve Lenin’e karşı mücadelesi. Yaşasın 1956 Budapeşte Konseyci ayaklanması. Kahrolsun devlet!”
Kendi içinde tutarsızlık barındırmasına rağmen tarihsel derinliği ve arka planı muazzam, çok veciz bir telgraftır!
Netice almaları imkânsızdı (“Gerçekçi ol, imkânsızı iste!”). Nitekim alamadılar. CGT genel grev ilan ederek öğrencilere sokakta destek verince, Fransız burjuvazisi dehşete kapıldı ve Charles de Gaulle hemen helikoptere atlayıp Almanya’ya geçti, Baden-Baden’deki Fransız askerî üssünü alarma geçirdi. Hükümet hiç vakit kaybetmeden işçilere yüzde 15 zam yaptı. Başbakan Georges Pompidou öğrencilerin siyasî olmayan taleplerini (tam özerklik, okul yönetiminde temsil hakkı vb.) kabul etti, peş peşe iki Eğitim Bakanı’nı kovdu. Üçüncü Eğitim Bakanı’nın adıyla anılan Edgar Faure Yasası’yla eğitimin kalitesi yükseltildi, barınma şartları iyileştirildi. Bu arada yüzde 15 zammı cebine indiren işçiler sokaklardan çekilmiş, öğrenciler de evlerine dönmüşlerdi.
68 İsyanı’nda sorun küçük, ideolojik arayış büyük, siyasî hedefler ise çok yüksekti.
Şimdiki öğrenci isyanında ise Fransa dâhil bütün toplumları etkileyen sorun çok büyük, ideolojik arayış çok zayıf, siyasî hedef ise yok.
“Boyun Eğmeyen Fransa” gibi her yöne çekilebilecek bir isim taşıyan siyasî partinin başındaki Jean-Luc Mélenchon’dan bir Lenin çıkmaz. Alevlerin yayılması hâlinde Fransız burjuvazisinin ve orta sınıfların, Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire”inde (1852) kullandığı ifadeyle, “Sonsuza kadar korku çekmektense korkulu bir sona razı olmaları,” daha şimdiden güçlü devlet, toplumsal istikrar, huzur ve güven vaat eden Marine Le Pen’in Ulusal Birlik Partisi’ne rıza göstermeleri muhtemeldir.
Peki, çok büyük olan şimdiki sorun nedir?
Sorun, neoliberal iktisat politikalarının toplumun ihtiyaçlarını karşılamaması, mevcut sermaye birikim modelinin iflas etmiş olması; üretime, planlamaya dayanan programatik bir yeni birikim modelinin ufukta görünmemesidir.
Sermaye üretken olmaktan çıkmış, sanayiden uzaklaşmış, toplumsal sorumluluklardan, devlet denetiminden sıyrılmış, bankaları aracı kurumlar gibi, borsaları darphane gibi kullanmaya başlamış, patlamaya aday bir balon gibi şişerek, ulusal sınırları aşıp uluslararası semalarda yükselerek, dünya turuna çıkmıştır. Devleti yönetenlerin ve onların çevresine üşüşen aşırı zengin asalakların daha da zenginleşerek piyasanın insafına terk edilmiş halkın bütün sorunlarına yabancılaşması, millî vasfını kaybederek halkın kültürel olarak kendisine yabancı göçmenlerle entegrasyonunu zorlaması, bugünkü protestoların temel nedenidir ve bir alternatif bulunamadığı taktirde geçmiş çağlarda görülmemiş ölçüde büyük isyanlara yol açacaktır.
Paris’te lise öğrencilerinin başlattığı, şimdilik Belçika, İtalya, Almanya, Yunanistan ve İrlanda’ya yayılan, her yerde örgütlü toplumun büyük bölümünden destek gören protesto hareketlerinin ortak özelliği, Devlet arayışıdır. Programı, örgütü ve taktikleri henüz biçimlenmeyen bu talebin, sisteme dokunmayan geçici tavizlerle sürüncemede bırakılması çok daha büyük bir kitlesel şiddeti tetikleyecektir. Verasetle ya da seçimle gelmiş kralların tacını günü gelince başlarıyla birlikte almışlardır, yine alacaklardır.
Devlet dediğimiz yapı, topluma kaliteli parasız eğitim, ilaç şirketlerinin ve ticarî sağlık sektörünün taleplerinden bağımsız bir anlayışıyla parasız sağlık hizmeti, güvenlik, refah, adalet ve her alanda fırsat eşitliği sağlamıyorsa, ona devlet diye itaat edilmez, halkı soyan bir çete diye bakılır ve direnme hakkı doğar.
Bu sağ ya da sol bir ayaklanma değil, yurttaş ayaklanmasıdır. Refah toplumunu, sosyal Devlet’i geri istiyorlar. Yurttaşlar, devletlerin ve şirketlerin müşterisi olmak, bu şekilde yönetilmek istemiyorlar.
Avrupa’da en aşırısından muhafazakâr milliyetçisine kadar bütün bir sağın kulağı bu isyanın kitlesel taleplerine tanımı gereği daha hassas, daha açık. Etnik, dinsel ve cinsel özgürlükleri insan hakkı olarak savunmayı bir tür demokrasi budalalığı olarak yaşayan Avrupa solunun cephaneliğinde ise bugünün kitlesel taleplerini karşılayacak malzeme yok. Parlamenter temsilde sağın yükselişi, solun ise gerileyişi devam edecek gibi görünüyor. Aslında bunların tarihsel sağ ve solla da pek alakası yok. Şirketleşmiş devletler ile devletleşmiş şirketler öfkeli halk kitleleriyle karşı karşıya gelecek.
Marx ve Engels’in 1848’de yazdıkları Komünist Manifesto şu cümleyle başlar: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, Komünizm hayaleti!” Şimdi dolaşan hayalet değil, sadece bir soru işareti. Hazır reçete yok! Her sorunun cevabı meydanlarda, sokaklarda, mücadelenin içinde bulunacak. yalogan@gmail.com

