
Yavuz Alogan
Büyük şehirlerde sıkıyönetim 1984-86 yıllarında kademeli olarak kaldırıldı. Fırtınadan sağ çıkan sosyalistler dergi çıkarmaya, örgütlenmek için zemin yoklamaya başladı. Kolay değildi. Sanal âlem yoktu, her şey fazlasıyla somuttu.
Sınırsız uzunlukta makalelerin, haberlerin yorumların yer aldığı internet siteleri açıp tıklanmayı beklemek, video tıklatıp para toplamak gibi şeyler o dönemde hayal bile edilemezdi. Dergiler kâğıda basılıyor, kitapçılara, gazete büfelerine elden bırakılıyordu. Dergi ve sendika bürolarında yapılan legal örgüt toplantılarında arka sıralarda oturup harıl harıl not tutan sivil polislere çay servisi yapılıyor, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde (DGM) “sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etme” konulu davaların ardı arkası kesilmiyordu.
Darbeden sonra ilk sosyalist parti 1 Şubat 1988 günü kuruldu. İlk 1 Mayıs mitingi 1992’de İstanbul Gaziosmanpaşa meydanında yapıldı. Katılım çok azdı. Fakat aşağı yukarı aynı dönemde 150 000 madenci isyan etmiş, Özal’ı kastederek “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı!” sloganıyla Ankara’ya doğru kış kıyamette yürüyüşe geçmişti (4-8 Ocak 1991). Madenler henüz devlet denetiminden alınıp rödovans sistemiyle taşeron firmalara devredilmemişti, işçiler topluca eylem yapabiliyordu.
“Çankaya’nın şişmanı” demişken aklıma geldi… Bu arada Özal, 12 Nisan 1991’de, sosyalistlerin 1936’dan beri yargılandığı TCK 141-142. Maddeleri kaldırarak yerine Terörle Mücadele Kanunu’nu getirdi.
Zamanlama manidardı. Berlin Duvarı iki yıl önce yıkılmış (Kasım 1989), bundan iki yıl sonra da Sovyetler Birliği dağılmıştı (Aralık 1991). Jeopolitik, iç siyasî âlemde hükmünü icra ediyordu.
Bize dediler ki artık sizi tehlike olarak görmüyoruz, Siyasî Partiler Kanunu’na (SPK) göre dilediğiniz gibi örgütlenebilir (30 sabıkasız adam ve bir tabelâcı bularak!), kızıl bayrak dalgalandırabilir, proletaryanın devrimci demokratik diktatörlüğünü bile savunabilir, sistem partilerinin milyon dolarlık reklâm kampanyalarıyla hükmettiği seçim meydanlarına çıkarak halka hitap edebilir, binde bir-iki oy alarak siyaset yapabilirsiniz. Bize öyle dediler. Biz de öyle yaptık. Sosyalist sol, demokrasi süsü verilmiş siyasî partiler rejiminin içine düşerek halk kitlelerinden tecrit oldu.
Sosyalist sol, hareket geleneğinden (işçi köylü hareketi, öğrenci hareketi, devrimci hareket…) ayrılarak, SPK’nin deli gömleği içinde ve devletin sıkı denetimi altında zengin sistem partileriyle başarı şansı olmayan eşitsiz bir mücadeleye sürüklenmişti. Demokrasi yanılsaması, denetim altında tutulan küçük bahçelerde her türlü fikrin en etkisiz ve zararsız hâliyle hayatta kalmasını gerektiriyordu. Tıpkı sürekli budandığı için bodur kalan minyatür Japon ağaçları (Bonsai) gibi… Baktığınızda gövdesi, dalları, yapraklarıyla mükemmel bir akçaağaç görüyorsunuz fakat dumura uğramış, cebinize koyup götürebileceğiniz kadar küçük. On yıllarca yaşıyor ama büyümüyor.
Bazı olaylar gösterge niteliğindedir. Bu olaylara bakarak Hakikat’i ve yakın geleceği, tarihsel perspektifi de ihmal etmeden, bütün çıplaklığıyla görebilirsiniz.
Şu son 46 yıl içinde (12 Eylül’ü milat alıyoruz) yaşanan pek çok işçi eylemi içinden bu nitelikte olan üç tanesini seçebiliriz.
Birincisi, 2009-2010’da Türk-İş önderliğinde gerçekleşen Tekel Direnişi’dir (“Tekel Vatandır Satılamaz!”). Bu direniş, Türk-İş var olduğu sürece işçi sınıfının toplumsal ve siyasî ağırlığı olan, ülkenin kaderini etkileyen hiçbir eylem yapamayacağını en somut biçimde göstermiştir. Kenan Evren’e darbe yaptığı için teşekkür mesajı gönderen, Genel Sekreter’ini (Sadık Şide) Cunta hükümetine Sosyal Güvenlik Bakanı olarak veren, bugün de Saray’a bağlı olarak işçi mücadelesinin gazını alan, onu oyalayan bu Konfederasyon, işçinin sırtından zenginleşen sendika ağalarıyla birlikte Türkiye coğrafyasından silinerek yerini sahici sendikalara bırakmadıkça, işçi sınıfına dışarıdan bir şey anlatılamaz, işçi haklarından, hatta işçinin can güvenliğinden bile söz edilemez.
İkinci olay, üretim maliyetini düşürmek için işçinin hayatını hiçe sayan patronlar yüzünden 2014 yılında 301 madencinin öldüğü Soma faciasını izleyen süreçte, işçi sınıfının mücadele eden bir özne olmaktan çıkarılarak zavallı bir merhamet nesnesine dönüştürülmesidir. O sırada bütün ulusal televizyon kanalları Zonguldak başta olmak üzere madenlerde işçilerin el ele tutuşarak, slogan bile atmadan sessizce ağladıkları sahneyi defalarca, döne döne gösterdi. “İşçinin sessiz çaresizliği” sahnesi… Ne direniş, ne protesto, ne de bir dayanışma grevi. Sadece acının ve çözümsüzlüğün yarattığı suskunluk… Soma’da bir anarşist Souvarine ya da sosyalist Etienne yoktu belki ama Emile Zola mezarından çıkıp o sahneleri görse, Germinal’i yeniden yazardı.
Soma’da yaralanan bir işçi sedyeye yatırılırken, “Çizmelerimi çıkarayım ağbi, kirlenmesin,” dediği için alkışlarla yüceltildi, hatta Soma Müftülüğü tarafından umre’yle ödüllendirildi. Koltuk kirlenmesin diye ayakta seyahat eden işçiler nezaketlerinden ötürü alkışlandılar, Müge Anlı’nın “Tatlı Sert” adlı programında ağırlandılar. Herkes onlara acıdı, duygulandı. Ne efendi, terbiyeli adamlar, dedi. 70’li yıllarda patronun başında balyoz gibi patlayan nasırlı yumruğuyla anılan işçi, öldürseler bile meydan okumayan, basit bir protesto gösterisi bile örgütleyemeyen, nazik ve sebepsiz yere fedakâr, zavallı bir kurbanlık kuzu olarak teşhir edildi.
Ve nihayet üçüncü olay: Doruk Madencilik işçilerinin geçen hafta zaferle sonuçlanan mücadelesi. İşçiler 180 km yürüdüler; yağmur altında soyunarak, açlık grevi yaparak, baretlerini yere vurarak, polisle itişerek, gaz yiyerek direndiler ve kazandılar. Peki neyi kazandılar? Ücretlerini!… Mevcut yasalara göre doğal olarak almaları gereken fakat verilmeyen ücretlerini ve kıdem tazminatlarını alacaklarına dair kendilerine söz verildi. Böylece zafer kazanmış oldular.
Ancak bu olay, ilk iki olaydan farklı olarak, Saray’ın korkusunu gözler önüne serdi. Dizginsiz sömürüye yol veren, orta sınıfı çökerten, halkı açlığa mahkûm eden Saray, küçük ama sahici bir direnişin bir anda bütün ülkeyi orman yangını gibi kaplayabileceğini fark etti. Her türlü gösteriyi anında dağıtan Saray yönetimi, 150 kişilik küçük bir işçi grubunun kararlı direnişine teslim oldu. Öncesinde gözaltına aldırdı, gaz sıktırdı, ittirip kaktırdı fakat olmadı. İşçiler asgarinin de asgarisi olan taleplerinde direndiler.
Polise muhtemelen temkinli davranması söylenmişti. Göstericinin üstüne çıkıp gırtlağını sıkan polis ya da Soma’daki gibi itiraz eden işçiye şut çeken devlet görevlisi manzaraları oluşmadı. İşçi ölümüne mücadele ederek kendi ücretini, zaten alması gereken ücretini almaya hak kazandı. Enerji Bakanı, sempati gösterdi, “Doruk Madencilik bir daha benden ruhsat alamaz,” diye demeç verdi.
Doruk madencileri bütün Türkiye’ye uygulamalı mücadele dersi verdi, bundan sonra her alanda, her iş kolunda tekrarlanacak çok değerli bir örnek oluşturdu.
İşçi ve memur sendikalarıyla işveren temsilcilerinin 1 Mayıs öncesi Saray’da buluşması da aynı korkunun eseridir. Sayın Reis, toplantıda, “Sendikal hakları genişlettik, örgütlenmenin önündeki engelleri kaldırdık” gibi şeyler söyledi. İşçi ve memur temsilcileri her şey gayet normalmiş gibi sessizce dinledi, çıt çıkmadı, her biri devlet adamı gibi güzel güzel konuştu. Bir suç varsa hepimiz ortağız, hepimiz ortaksak her şey normaldir görüntüsü verildi.
Ve 2026 1 Mayıs’ı Kadıköy, Kartal, Tandoğan, Çorum, Çanakkale, İzmir ve Bursa’da, herkesin 1 Mayıs’ı kendine şeklinde, paramparça kutlandı. Keşke 2009’dan önceki gibi “Bahar Bayramı” olarak kutlansaydı. En azından bu evrensel günün tarihsel ve sınıfsal anlamı bunca tecavüz ve saptırmadan kurtulmuş olurdu.

