VİŞNE BAHÇESİNDE KİMLİK ARAYIŞI

                

Yavuz Alogan

         Rusya’yı anlamaya çalışıyoruz. Putin’in “sınırları yoktur” dediği Rusya nereye gidiyor? Lermontov ve Puşkin’den Gogol’e, Dostoyevski’den Tolstoy’a, Çaykovski’den  Rahmaninov’a  ölümsüz edebiyatı ve müziğiyle, Çernişevskiy-Herzen’den Plehanov-Kropotkin-Lenin-Troçki’ye zengin fikir ve dramatik siyaset hayatıyla, eşsiz maceraları ve savaşlarıyla  Rusya; Batı’nın dışladığı,  insanlığa yaptığı büyük katkıları inkâr ederek Nijni-Novgorod ya da Moskova Knezliği’ne kadar küçültüp parçalamaya çalıştığı, Asya’nın içlerine  doğru ittiği muazzam Rusya, neredeyse çocukluğumuzdan beri izlediğimiz, bir bakıma bizim de olan, bizim de kaybettiğimiz Rusya ne yapacak?

         Onur Sinan Güzaltan, Vişne Bahçesinde Savaş’ta (Kırmızıkedi 2024) Rusya’ya dair her şeyi aklında tutarak, bu soruların yanıtını arıyor. Aslında şimdiki Rusya’nın çelişkilerini sergiliyor.

         Yazarın mülakatlarda sorduğu sorular, aldığı yanıtlardan daha önemli ve anlamlı.

Güzaltan, derinlemesine mülakatlarda farklı sözcüklerle hep aynı temel sorunu dile getiriyor. Sergey Mironov’la konuşurken, “Rusya’da sert bir Batı eleştirisi devam ediyor,” diyor, “fakat aynı Rusya ekonomide Batı merkezli neoliberal modeli uygulamaya devam ediyor.”

“Elbette,” diyor Mironov, “liberal modelin devam etmesi çelişki arz ediyor” (s. 46-47).

         “Ateizmin hüküm sürdüğü 70 yıllık Bolşevik döneminden sonra şimdi tekrar Hıristiyan köklerimize döndük” (s. 78) diyen Papaz Stefan’la konuşurken, Rusya’nın hemen her sahada Batı’yla çarpıştığı konusunda kendisiyle hemfikir olduğunu belirtip, soruyor: “Fakat aynı Rusya, Batı merkezli bir ekonomik modelin parçası olarak kalmaya devam ediyor. Bu bir çelişki değil mi?” (s. 91).

         Güzaltan, Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) Merkez Komitesi Başkan Yardımcı Novikov’la mülakata şu sözlerle “girizgâh” yapıyor: “Rusya, Batı’yla hemen her sahada çatışma içinde olmasına rağmen ekonomide Batılı bir model uyguluyor” (s. 119). Novikov, bu “çelişkili durum”un yarattığı temel sorunun çevresinde dolaşıyor.

Güzaltan, Duma’daki komünist milletvekillerinin “geçtiğimiz aylarda” Sergey Lavrov’a sordukları beş soruyu sıralıyor. İlk  soru çok önemli: “Amerika merkezli bir ekonomik sistemin içinde yer alarak, millî çıkarların korunduğu yeni bir dünya düzeni nasıl kurulabilir?” (s.122).

         “Rusya ve dünya ekonomisine yön veren isimlerden” Sergey Glazyev de benzer bir soruyla karşılaşıyor: “Rusya’yı hâlâ serbest piyasa kurallarının geçerli olduğu bir ülke olarak tanımlayabilir miyiz?” Yanıt: “…ne yazık ki  perestroyka’dan bu yana dayatılan serbest piyasanın liberal kuralları Rus ekonomisini yavaşlattı ve on yıllar boyunca Rusya’yı Batılı ülkelerin hammadde uzantısına dönüştürdü. Doğal kaynaklarımızı, zekâmızı ve emeğimizi yok pahasına sattık” (s. 163).

Peki çözüm ne? Glazyev, lafı yuvarlıyor: “… Rusya ekonomik yapının yeni kurallara geçişini hızlandırmalıdır. Ülke ekonomisinin ileri düzeyde büyümesini sağlayacak yeni bir paradigmadan bahsediyorum. (…)  Ülkede refahın artmasına uygun bir isim bulunacaktır” (agy). Daha ileride Glazyev, şöyle diyor: “Ne yazık ki finans kurumlarında Batılı küratörlerin standartlarına göre yetiştirilmiş pek çok yetkili var.  Bunların arasında hem yanlış yönlendirilmiş vicdanlı cahiller, hem de olup biten her şeyin farkında olan kompradorlar var.  Makroekonomik paradigmayı ve iktidardaki ekonomistleri değiştirmek biraz zaman alacak” (s. 164).

Sorular doğru, yanıtlar belirsiz…

         Kitabın sonunda meczup Ortodoks mürteci Aleksandr Dugin’le yapılan bir mülâkat yer alıyor. Dugin, Türkiye’ye akıl öğretirken, nedense her zamankinden daha açık konuşuyor.  “Bildiğimiz Türkiye’nin sonuna geldiğimiz kanaatindeyim,” (s. 190) diyor.  “…ulus devlet ve laik devlet döneminin sonu gelmiştir (…) Sekülerizmin milliyetçilik, Baasçılık veya Kemalizm olarak var olduğu durumun sonuna geldik” (s. 191-192). Türkiye’nin bugünün dünyasında “Kemalist bir devlet veya Selefi İslâm’ın bir parçası olarak değil fakat küresel Sufizmin başkenti olarak” farklı bir rol oynayacağını söylüyor (193). Arada, ölümü gösteriyor: “Türkiye, İslâm kutbunun bir parçası olmazsa ölüme mahkûm hâle gelir” (s. 190).

         Ne de olsa o bir  “stratej”… Kendi ortodoksluğu Rusya’yı bölerken, Batı’nın güdümünde olmayan bir tür siyasî İslâm’ın, “çevre ülkeler” dediği Suriye, Türkiye, Irak ve İran’ı Rusya’nın güney kalkanı olarak birbirine yapıştıracağını hayal ediyor.

         Kitabın sonunda Güzaltan, “Rusya’daki arayışım esnasında kendimi mümkün olduğu kadar buradaki hayatın akışına bırakmaya çalıştım,” diyor (s. 213).

         Fakat bu akış hâli, yazarın temel bir sonuç çıkarmasına engel olmuyor: “Yaptığım görüşmeler ve izlenimlerden şu temel sonucu çıkarıyorum: Rusya şiddetli bir biçimde Yeni Dünya şartlarına uygun bir ideoloji arayışının içerisindedir. Bu arayış siyasî, ekonomik, askerî, kültürel alanları da kapsayan, yeni bir kimlik arayışı olarak da tanımlanabilir” (s. 212).

Biz de kaybettiğimiz ulusal kimliğimizi aramakta olduğumuz için Rusya’nın sorununu anlayabiliyoruz.

         Kitap boyunca Rusya’yı yazarın gözünden canlı betimlemelerle izliyoruz. Donbass cephesine gidiyoruz, Mariupol’un yıkıntılarında dolaşıyoruz. Prigojin isyanına tanıklık ediyoruz Restorandaki yaşlı adam, “Hruşçov, başından beri haindi,” diyerek votkasını kafasına dikiyor. Sarışın bir afet taksiden iniyor.  Bankta oturan yaşlı kadın İncil’den bölümler okuyor. Papaz, cüppesinin eteklerini düzeltiyor. Yazar bir sigara daha yakıyor. Yağmur yağıyor. İçeriye bahçedeki ağaçların kokusu doluyor. Bir kelebek uçuyor. Mezarların arasında küçük bir kuş yere düşmüş vişneden arta kalanları didikliyor.

        “Çehov’un silahı çoktan patlamış durumda… Ve yarattığı yıkımdan kaçış yok” (s. 151).

Ne diyelim! Göklerdeki babamız, Rusya’yı ve bütün insanlığı korusun…      

Fakat yazarın görmediği bir şey var: Rus halkının hayalinde, Kremlin’in dış duvarı boyunca üzerinde asker kaputu, ayağında Gürcü çizmeleri, elleri arkasında kenetli, sinir sinirli volta atan bir Stalin imgesi… Ben de Vojd’un imgesini bu güzel kitaba eklemiş olayım (!). Fon müziği olarak Şostakoviç’in 8. Senfonisi (Stalingrad) eşliğinde…  

Tarihin uğultusu Rusya’yı kendisiyle derin bir hesaplaşmaya çağırıyor. yalogan@gmail.com