KUŞ BAKIŞI

Yavuz Alogan

Kuş deyip geçmeyin.  Yukarıdan üç yüz derecelik açıyla bakıyor, ultraviyole ışınlarını yansımalarıyla birlikte algılıyor, saniyede yüzlerce kareyi işleyerek aşağıdaki en küçük kıpırtıyı fark ediyor. Fakat doğanın eşitsiz dağıttığı bu eşsiz yeteneği kuş beyninde sadece karnını doyurarak hayatta kalmak için kullanabiliyor.

Biz de bakıyoruz ve kuşlar kadar olmasa da her şeyi görüyoruz. Sihirli küreye dönüşen büyük küçük çeşitli ekranlardan üzerimize haber, yorum, görsel yağıyor. Metroda, otobüste, sokakta, çarşıda kasvete bürünmüş asık suratlı insanları görüyoruz; miting meydanlarında toplanan yurttaşların umutlu umutsuz çığlıklarını, hainleri lanetleyen, mazlum saydıklarını yücelten sloganlarını işitiyoruz.

Devlet denilen organizmanın bakışı, görme yeteneği ve veri işleme kapasitesi hiç kuşkusuz dağınık bireyler ve örgütlü örgütsüz yurttaş gruplarıyla kıyaslanamayacak kadar güçlü. İstihbarat örgütlerinden, diplomatik kanallardan, amacı sadece merkeze bilgi taşımak olan özel istatistik-anket kurumlarına kadar yayılmış vantuzlarıyla her türlü bilgiyi kendine çekiyor, topluyor, sınıflandırıyor, bir kısmını kendine saklayarak geri kalanını yönetim ofislerine aktarıyor. Fakat bütün bu veriler, tıpkı bir kuşun beyninde olduğu gibi, tek bir noktada karara dönüştürülüyor.

Buraya kadar her şey normal. Neticede bu, yönetim mekanizmasını ele geçirdiği için örgütsüz ve dağınık halk denizinin üzerinde yüzen hiyerarşik bir yapay adacıktan ibaret. Her kademe bir üst kademeye, bütün kademeler tek merkeze bağlı; emirler yukarıdan aşağıya, veriler ve raporlar aşağıdan yukarıya gidiyor.

Serveti ve yaptırım gücünü elinde sımsıkı tutan ve işlevsel olarak kullanan hükümdar (monark) en tepede oturuyor.  Tıpkı İspanyol Francisco Franco’nun Caudillo sıfatıyla   Falanj (Falange) Partisi’nin ya da Hitler’in Führer unvanıyla Nazi Partisi’nin lideri olması gibi, o da Reis sıfatıyla Meclis’te çoğunluğu elde tutan kendi iktidar partisinin başında duruyor.

Fakat kişisel iktidarını birincisi kanlı bir iç savaşla, ikincisi ise bizzat çıkardığı yasaların himayesinde sokak şiddetiyle kurarken, üçüncüsünün demokrasi ve özgürlük vaadiyle seçmeni kandırarak ve siyasî toplumu uyutup avutarak kendi diktatörlüğünü kurabilmesi, zamanın akışı içinde tarihsel bir arıza gibi duruyor. Bu arızanın ortaya çıktığı çeşitli evrelerde hiçbir muhalifin kuş beyninde bugünleri ima eden bir uyarı işaretinin belirmemiş olması ise tarihin açıklanması neredeyse imkânsız olaylarından biri olarak yerli yerinde duruyor.

İktidara rakip gibi duran siyasî partilerin başındaki liderleri ya da bu partilerin önemli şahsiyetlerini rüşvet, vaat ve şantajla yutmak ya da hapsetmek, onlara müzahir iş adamlarını iflasa sürükleyerek servetlerine el koymak, böylece değişim isteyen seçmen kitlesinin moralini bozarak ve örgütsüz halkı politika dışına iterek kendisine mecbur bırakmak gibi görülmemiş bir yöntemle mutlak iktidarını sürdürmeye çalışan tuhaf bir fenomenle karşı karşıyayız.

Nasıl ki kuş olağanüstü görüş ve veri toplama yeteneğini kendi kuş beyninde sadece yiyecek bulmak ve hayatta kalmak için kullanıyorsa, o da eline geçirdiği muazzam gözetleme, veri işleme ve değerlendirme imkânlarını sadece saltanatını sürdürmek, servetini ve gücünü kendisinden sonra gelecek olan aile fertlerine aktarmak için kullanıyor.  Karşı çıkan her siyasî merkezi, neredeyse tamamına hükmettiği medya aracılığıyla, vatanın ve milletin bekasına yönelik bir tehdit ve ihanet şebekesi olarak gösterebiliyor.

Ve en önemlisi, bütün bunları yaparken bağımsız değil. Kurduğu rejimin bütün (bütün!) iktisadi, idarî ve askerî paradigmalarını ülkesini dışarıdan kuş bakışı gözetleyen fakat kuş beyinli olmadığı için stratejik aklıyla planlama yapabilen bir gücün vekili olarak oluşturmuş; bu yüzden müvekkilinin sözünden çıkamıyor. Vekilin   siyasî gücünü, hatta varlığını bile bizzat yaratan ve ona muhtaç olduğu meşruiyeti sağlayan müvekkilin, ülkenin insan kaynaklarını ve askerî gücünü bölge savaşlarında kullanacağı, stratejik hedeflerine ulaşıp ülkeyi tamamen battal ettikten sonra vekili azledip onu tarihin çöplüğündeki benzerlerinin yanına havale edeceği anlaşılıyor.

Endoktrinasyon eksikliği tarihsel bir arızadan ibaret olan bu iktidar yapısının en kırılgan noktasını oluşturuyor.  Diktatörlüklerde, bütün halkın değilse de (bu nispeten daha kolaydır) devlet kadrolarının endoktrinasyonu şarttır.  Bu alengirli sözcük (endoktrinasyon) bireylerin eleştirel düşünme iradesini kırmak, muhalif olanların iktidarın kuş beynine uğramayan alternatif görüşler geliştirme kapasitesini köreltmek, inanç ve ideoloji temelinde belirli bir dünya görüşünü değişmez doğrular olarak insanlara kabul ettirmek anlamına geliyor. Bu kabul bir kez yerleşince, iktidarın gündelik söyleminin muhalifler tarafından sorgulanmasını, hatta eleştirilmesini bile vatana ve millete ihanet olarak göstermek kolaylaşıyor.

Sadece para dağıtarak, şantaj yaparak, zor kullanarak, komplolar tuzaklar, kapanlar kurarak, böylece siyasî toplumun önde giden bütün şahsiyetlerini yavşaklaştırarak (güvenilmez kılarak anlamında!) bir diktatörlüğü sürdürmek mümkün değildir. Özellikle Devlet kadrolarının endoktrinasyonu şarttır.

Mesela Nazi Partisi’nin Hukuk Komiseri Hans Frank, 1933 yılının Ekim ayında bütün Alman yargıçlarına Führer’in şahsına sadakat yemini ettirmişti. Yaklaşık bir yıl sonra Wehrmacht Yüksek Komutanlığı’na bağlı bütün subaylar, Savunma Bakanı General Werner von Blomberg’in önderliğinde, Führer’e sadakat yemini etmişlerdi.

Yaklaşık 8 000 savcının ve 17 000 hâkimin sadece birkaçını operasyon amacıyla kullanarak, yaklaşık 50 000 subayın sadece en yukarıdaki küçük bir bölümünün kayıtsız şartsız sadakatini temin ederek, 5 milyon civarında kamu personelinin sadece en üst kademelerini kuş bakışı sevk ve idare ederek, meşruti bile olmayan (meclisin hükümdarı denetleyemediği) bir monarşiyi sürdüremezsiniz. Kriz zamanlarında siyasî iktidarın kaçınılmaz biçimde uygulamak zorunda kalacağı baskı ve şiddeti, Devlet katında yer alan bütün bu insanların şimdilik meşru gördüğü ve görebileceği sınırlar içinde tutmak kesinlikle imkânsızdır.

İktisadi, toplumsal ve siyasî kriz anlarında, kuş bakışınız ne kadar güçlü olursa olsun, bu geniş insan topluluğunun sadakatini temin edemezsiniz, hepsini aynı konfor alanında tutarak besleyemezsiniz.  Tarihsel olaylar insanlara Devlet’e sadakatin, ailesi ve çevresiyle birlikte hükümdara sadakatten önce geldiğini kafalara vura vura öğretir.  Birileri mutlaka, “Bu kadar da olmaz,” diyecektir. Aslında şimdi de diyordur, ama kısık sesle.

Halka gelince… Fakru zaruret içinde harap ve bitap düşen, geleceğini göremeyen bir halkın ne zaman ne yapacağı belli olmaz. İçten içe öfkelenen, kendisini ifade edebileceği kanalları giderek tıkanan insan kütleleri tekin değildir, davranışları öngörülemez. Halkın direnci, itirazı ve devrimci potansiyeli ancak açığa çıktığı vakit görülebilir.

Halk da kuş bakışına sahiptir. Şahsi menfaatlerini müstevlinin siyasî emelleriyle tevhit ederek saltanat süreni kuş bakışıyla görür, değerlendirir; aynı bencil amaç ve kaygılarla hareket etmesine rağmen yenilik ve umut vaat eden bir kısım siyaset erbabının aslında pazarlıkçı ve yavşak (güvenilmez) olduğunu, onun peşine takılmış giderken bile, kuş sezgisiyle içten içe hisseder. 

Halk gerçek liderlerini ancak yıldırımlar saçan kendi şimşeğinin ışığında görüp tanıyabilir. Gelmiş geçmiş bütün devrimlerde böyle olmuştur.

Cesaret ve korkaklık da diğer her şey gibi maddi koşullara bağlıdır; koşulların zorlayıcılığı cesareti doğurur. Öyle bir an gelmiştir ki cesur olmaktan başka çareniz kalmamıştır. Korkaklık ise mücadele edemeden yenik düşenin özelliğidir; mücadelenin bu saatten sonra faydasız olduğu inancından beslenir. Tehlike karşısında erken vazgeçmek, görmezlikten gelmek, normal karşılamak, alışmak, “desteklenmesi gereken iyi yanları da var, en azından bizi henüz sokakta kurşunlamıyor” diye düşünmek, korkaklığın ilk adımıdır.

30 Mayıs 1933 günü Albert Einstein, Belçika’nın bir sahil kasabasındaydı. Alman hükümetinin Berlin’deki evinde arama yaptığını, mülklerine el koyduğunu ve kendisini vatandaşlıktan çıkardığını orada öğrendi. Hitler diktatörlüğünün başlangıcı olan Yetki Yasası, iki ay önce, Mart 1933’te, hâlâ Weimar Anayasası’na bağlı altı demokratik siyasî partinin “evet” oylarıyla Reichstag’da kabul edilmiş, direniş umutları tükenmişti. “Hayır” oyu veren Sosyal Demokrat milletvekilleri yakında toplama kamplarına, daha önce tasfiye edilen Komünist milletvekillerinin yanına sevk edilecekti. 

Einstein, meslektaşı, teorik fizikçi Max Born’a bir mektup yazar. “Sen de biliyorsun ki,” der, “hiçbir zaman Almanlar’dan yana (ahlaki ve siyasî anlamda) bir fikrim olmadı. Fakat şunu itiraf etmeliyim ki onların bu kadar kaba ve korkak olmaları beni bile şaşırtıyor.”