TARİHSEL ANALOJİ

Yavuz Alogan

 68 öğrenci hareketinin liderlerinden eski bir arkadaşım, Akın Gürlek’in AKP içinde yükselen yeni iktidar odağının temsilcisi olabileceğini söyledi.

 “Olamaz,” dedim. “Bence, o bir Yejov.”

 “Hayır,” dedi arkadaşım, “Beriya olması daha muhtemel.”

Biz böyle ipuçlarıyla anlaşırız. Normal insanlara tuhaf gelebilir.  Daha önce de yazmıştım, bizde “analoji” (güncel olayları tarihsel benzerleriyle ilişkilendirme) alışkanlığı, belki de saplantısı vardır.

Sonra düşündüm. Hayır, Akın Gürlek, ne Stalin’in gizli polis teşkilatı NKVD’nin başkanı  Nikolay İvanoviç Yejov’a, ne de  İçişleri Halk Komiseri Lavrentiy Pavloviç Beriya’ya benziyordu.

Yejov, Stalin’in eski Bolşevikler’i çeşitli komplolarla katlettirdiği kurnaz bir katildi, 1940’ta Stalin’in emriyle gizlice kurşuna dizilerek infaz edildi.   Beriya ise bütün güvenlik teşkilatından ve 1945’ten sonra Sovyet Nükleer Programı’ndan sorumlu önemli bir şahsiyetti.  Stalin’in ölümünden (1953) sonra bir tür ön-Gorbaçev belirtileri sergilediği için Nikita Huruşov ve Mareşal Georgiy Jukov’un komplosuyla Yüksek Prezidyum toplantısında tutuklanmış ve konulduğu hücrede, Kemal Tahir’in çok sevdiğim sözüyle, “it ölümüne getirilerek” infaz edilmişti.

 Bambaşka bir 20. yüzyıl dünyasında gerçekleşen kanlı olaylar…

Bizde böyle şeyler olmadı, olmaz da.  Peki Sayın Reis, Stalin’e benziyor mu? Hayır. Bir kere Stalin çok güçlüydü. 1926’dan sonra ekibiyle birlikte evreler hâlinde Devlet’i ele geçirdi. Şahsına bağlı muazzam bir bürokrasi inşa etti.  Sovyetler Birliği’nin devlet bürokrasisini tasfiye ve infazdan başka bir yöntemle yenilemeyi başaramadığı için çöktüğünü düşünmüşümdür.  Devlet kadrolarını tasfiyeyle, öldürerek, sürerek yenilediğiniz zaman, liyakatli adam kalmıyor. Kalanlar da birbirini yiyen vahşi ve kurnaz bir çakallar topluluğuna dönüşüyor.

Bizim Reis daha çok Ortaçağ Mitolojisi’nde geçen, Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin koruduğu yorgun Kral Arthur’u andırıyor. Kutsal Kâse’yi bulmak için yola çıkmışlardır, Kral Arthur yönetemez hâle gelince taht kavgaları ve nihai çöküş başlar.   

Neyse, uzatmayalım… Akın Gürlek’le başlayıp nerelere geldik.

Fakat yine de, ister yerleşik ister deneme aşamasında olsun, bütün diktatörlüklerin ortak yönleri vardır. Her birinde aksesuarlarıyla birlikte sahne, dekor, kostüm, müzik ve ışık değişir fakat karakterlerin rolleri ana hatlarıyla aynıdır.

Bu açıdan bizim Saray’a baktığımızda, oynadıkları rol bakımından, Mehmet Uçum’un Alman Nasyonal Sosyalizmi’nin hukuk ve siyaset teorisyeni Carl Schmitt’i, Akın Gürlek’in ise  Hitler’in danışmanı ve Nazi Partisi’nin Hukuk Komiseri Hans Frank’ı andırdığını  söyleyebiliriz.

Elbette arada muazzam bir kalite ve liyakat farkı var.  Bir kere, Carl Schmitt sosyolog Max Weber’in (1864-1920) öğrencisiydi. 20. yüzyılın liberal ve demokrat anayasa hukukçularını şu iki basit soruyla şaşırtmış ve bunalıma sürüklemiştir: “Egemen kimdir?” ve “Olağanüstü hâle kim karar verir?”

Buradaki “olağanüstü hâl,” bizim bildiğimiz yaşadığımız OHAL değil tabiî.  Schmitt’e göre, toplumun bütününü ve Devlet’in geleceğini doğrudan etkileyen, siyasî iktidarın mevcut anayasa ve kanunlarla üstesinden gelemeyeceği ancak onların üzerinde yer alarak müdahale edebileceği kadar önemli bir durum, olağanüstü hâldir.  Bu durumda hukuk, siyasî iktidarın emrine girer.  Olağanüstü hâle karar veren her kimse, egemen odur.  Siyasette ise sadece iki kategori vardır: dostlar ve düşmanlar.  Mehmet Uçum’un bütün açıklamalarının kökünde belirgin biçimde, söyleminde ise siluet hâlinde bu temel fikirleri bulabilirsiniz.

Hans Frank’a gelince. Bütün yargıçları, savcıları toplayıp Führer’e sadakat yemini ettirmiş, Nasyonal Sosyalizm’in karşısında yargı bağımsızlığının olamayacağını savunmuş ve Alman mahkemelerine şöyle seslenmiştir: “Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: ‘Benim yerimde Führer olsaydı, nasıl karar verirdi?’”  

Akın Gürlek’in Führer’in yerine Reis’i geçirerek her davada kendisine aynı soruyu sorduğunu, hâkimlerden de aynı şeyi beklediğini söylersek abartmış olmayız. Aslında bunda yadırganacak bir şey yok, çünkü Türk hukuk sisteminde vazgeçilmez gibi duran yargı bağımsızlığı 2010 Anayasa değişikliğiyle kaldırıldı, ancak siyaset esnafının ve muhalif medyanın bunu fark etmesi neredeyse on beş yıl sürdü.

Schmitt şanslıydı.  Savaş’tan sonra Nurenberg duruşmaları sırasında Müttefikler onu bir tür danışman gibi kullandılar. Kısa bir sorgulamanın ardından serbest bırakıldı, pek çok hukuk kitabı yazdı, 1985’te 96 yaşında münzevi bir teorisyen olarak öldü.  Hans Frank ise Nurenberg’de idama mahkûm edildi, asılarak öldürüldü, cesedi yakıldı ve külleri  Isar Nehrine serpildi.

Peki Sayın Reis, Hitler’e benziyor mu? Hayır. Bir kere Hitler çok daha güçlüydü, ayrıca tam bağımsızdı.  SA, SS, Gestapo gibi yarı-illegal silahlı militer gruplarıyla her türlü muhalefeti sokakta ezdi, örgütlerini kapattı.  Tarihin kaydettiği en güçlü Sosyal Demokrat Parti’yi Reichstag’dan kovdu, Komintern casuslarının yönettiği Komünist Partisi’ni dağıttı. Her iki partinin önde giden şahsiyetlerini öldürttü, geri kalanını toplama kamplarında helâk etti.  1935’e gelindiğinde Alman siyasî toplumunda direnenler yok edilmiş, hayatta kalanlar ya ezilmiş ya da Nazi yönetimine biat etmişti.  

Bizde öyle güçlü toplumsal hareketler, asırlık kökleşmiş örgütler, sokaklarda savaşan militan güçler değil, gözünü para hırsı bürümüş, nasıl yapsak da ucundan köşesinden biz de pastanın birazını yesek, dış güçlere yaranıp iktidara alternatif olabilsek diye debelenen, bazı önemli ve parlak istisnalarla büyük çoğunluğu zır cahil, kültürsüz, ideolojisi idealizmi olmayan eyyamcı, kaypak bir siyaset esnafı var ve şu anda hemen hepsi boyunun ölçüsünü Saray’ın tuttuğu boy aynasında alıyor. 1930’larda Naziler’le kahramanca mücadele eden siyasî güçlerle bunları kıyaslamak analoji değil haksızlık olur.

Fakat benzerlikler de var.  Mesela Hitler’in Reichstag’a 23 Mart 1933 günü meclis oylamasıyla kabul ettirdiği Yetki Yasası, Weimar Cumhuriyeti’nden kalma parlamentarizmi fiilen ortadan kaldırdı, Führer’e ülkeyi kanun kuvvetinde kararnamelerle yönetme, mevcut kanunları ve anayasayı gerektiğinde dikkate almadan icraat yapma yetkisi verdi. Bizde de Sayın Reis 2017 Anayasa değişikliğiyle parlamenter sistemi fiilen ortadan kaldırdı, bakanları siyaset dışından atama yetkisine, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’yle ülkeyi yönetme imkânına sahip oldu, Anayasa Mahkemesi, hatta Anayasa yokmuş gibi davrandı.

Medyayı ele geçirme ve kullanma tarzında da benzerlikler var.

Bizim Reis’in havuz medyasını nasıl kurduğunu, satın almalarla birleştirmelerle ve reklam gelirlerini kullanarak medyayı nasıl hizaya soktuğunu, merkez medyanın yazarlarına ve ekran yüzlerine nasıl akreditasyon uyguladığını, beğenmediklerini atıp beğendiklerini parlattığını biliyoruz, anlatmaya gerek yok.

Hitler de aynı şeyi yaptı. Devlet Radyosu zaten elindeydi.  Yayıncı Max Amann’ın başında olduğu Eher Yayınevi’nin oluşturduğu havuzda bütün gazeteleri topladı. Mali çökertme, reklam gelirlerini kesme, iflas eden basın şirketlerini toplama çarpma birleştirme gibi yöntemler kullandı. Öncesinde muhalif ideolojik ve politik yayın organlarını kapatmış, bürolarını SA’ya bastırmış, yöneticilerini tutuklatmış, dövdürmüş, kurşunlatmış, toplama kamplarına göndermişti.  Buna rağmen Frankfurter Zeitung gibi dünya çapında yüksek entelektüel gücü olan bir gazete, Naziler’in zoruyla I. G Farben kimya şirketine hisselerinin önemli bir bölümünü satmasına rağmen, 1939’da Amann’ın Eher Yayınevi’ne devredilmesine kadar muhalefet etmeyi başardı.

Tarihçi Richard J. Evans, Nazi tarihi üçlemesinin ikinci kitabı olan The Third Reich in Power’da, “Basın kuruluşlarının, bağımsızlığın bir zerresini bile bu kadar uzun süre korumayı başarmış olmaları dikkate değer,” demiştir (Penguin, 2006, s. 143.)   

Bizde böyle bir fikrî sağlamlık, meslekî dürüstlük olmadığı için merkez medya parasal ilişkilerle, al gülüm ver gülüm, şu şirket senin gazeten benim olsun ya da   malını mülkünü bırak ülkeyi terk et seni gözüm görmesin tavrıyla, güzelce ve sessizce el değiştirdi; geri kalan, marjinalleşmiş medyaya Saray “demokrasi”nin bir süsü olarak tahammül etti, kılıcını her an başlarına indirecekmiş gibi yukarıda tutmaya devam etti.  Bu işlerde önemli olan büyük balığı yutmaktır, küçükler çevrede dolaşabilirler.  Yazarlıkta, gazetecilikte, yayıncılıkta omurganın çok önemli olduğunu anlıyoruz.

Ancak bütün bunlara rağmen (rağmen!) Hitler 1939 gibi geç bir tarihte Alman basınının sadece üçte ikisini denetleyebiliyordu.  Yani Hitler bile bizim Reis gibi yazılı ve görsel medyanın yüzde 98’ine değil, Alman gazete ve dergilerinin yüzde 66,67’sine hâkimdi.

 Neyse, uzatmayalım…

Aslında bu yazıya Akın Gürlek’in adlî hiperaktivitesini açıklama niyetiyle başlamıştım fakat tarihin içinde kayboldum.

Akın Gürlek’te Napoleonik bir özgüven gustosu ve çalımı görüyoruz. Rastlantısal ya da fıtrattan sayamayız. Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı’nı sekretaryasına almış gibi görünüyor. Adaletin kılıcını dost düşman ayırmadan savururken iktidar odağının tam desteğine sahip olduğunu anlıyoruz. Yaşlı ve yorgun Kral Arhur’un kılıç ustası, gözde şövalyesi Lancelot rolünde!

Siyasî iktidarın, çökmüş demeyelim de iyice yıpranmış olduğu, kendi dayanaklarını tahrip etmeye başladığı, dolayısıyla ömrünün sonuna yaklaştığı mevcut koşullarda, Akın Gürlek’in bir kurtarıcı, belki de düzleyici/tesfiye edici (leveller) demek daha doğru olur, bir işlev görmek için öne çıkarıldığını anlıyoruz.  Sanatçıları, oyuncuları şarkıcıları uyuşturucu şaibesiyle halk nezdinde rezil etme, Saray’ın zenginleştirdiği kesimlere iktidara olan borcunu ödetme, bahisçileri dağıtma, adlî ve siyasî cinayetleri çözme gibi uygulamalarla   dikkatleri batmakta olan ekonomiden ve sarpasaran dış politikadan saptırma, çok geç olsa da dürüst ve güvenilir bir iktidar imajı yaratma gibi çok yönlü, kurtarıcı bir görev icra etmeye çalışıyor.

Ve en önemlisi, Sayın Reis sonrası için sahayı temizliyor. Hoşnutsuz ve rahatsız AKP’lileri, muhalefet değil de mırın kırın eden tarikat ve cemaatleri hizaya sokmaya, icabında tasfiye etmeye çalışıyor. Binali Yıldırım’ın kendi aile servetiyle sıkıştırılması, Melih Gökçek’in savcılığa çağrılması AKP’li zenginleri, servet sahibi partilileri korkutmayı hedefliyor. Servet kaybı ihtimali öyle bir korkuya yol açıyor ki AKP’nin en havalı ve iddialı unsurlarının bile Saray ailesinden birisinin veliaht ilan edilmesine itiraz edecek mecali kalmıyor.

Bütün bunların telafi edici, yatıştırıcı, yeni bir hamle için toparlayıcı etkisinin çok az olduğunu göreceğiz.  Bu yüzden fazla önem taşımıyor.  

Türkiye’nin kurtuluşu yeni bir Toplum Sözleşmesi’yle mümkündür. Zenginlerden ve kaşarlanmış siyaset esnafından oluşmayan, Türkiye’deki bütün toplumsal sınıfları, iş ve meslek kollarını, her kesimi temsil eden ve halk tarafından seçilen, Cumhuriyet’in temel ilkelerine bağlı bir Kurucu Meclis yeni bir Anayasa yapıncaya kadar Saray’ın sonsuz bir iktidara zemin hazırlama deneme ve yanılmaları sürecektir.  yalogan@gmail.com