VE DOĞA YOLUNA DEVAM EDER

Yavuz Alogan

         Sürüler hâlinde okullarda barınan kurtlar bir zamanlar çocukların oturduğu ders sıralarının altına inlerini kurmuş, her biri enfeksiyonlara karşı altı kat bağışıklık kazanmış olarak huzur ve barış içinde yaşıyor.  Yüz yıl sonra ortaya çıkan ayılar şehrin sokaklarında iri gövdeleriyle salına salına dolaşıyor, kafelere pastanelere uğruyor. Geyikler heybetli boynuzlarıyla parklarda gezinirken, dev sarmaşıklarla beslenen vahşi atlar dört nala şehrin meydanlarında koşuyor.  Evlerin yosun kaplı çatılarında vaşaklar geziniyor. Zırh gibi kalınlaşan derileri radyasyonu emdiği için renkleri siyaha çalan iri kurbağalar yeşil göllerin kıyısında geleneksel orkestralarıyla şarkı söylüyor.  Gezegenimizin daha önce hiçbir yerinde görülmeyen iki yüzden fazla genetik varyasyona sahip köpekler her yerde serbestçe dolaşıyor. Dinozorların soyundan gelen kuşların kanları on kat daha fazla antioksidan içeriyor, daha güçlü çıkan sesleriyle söyledikleri şarkılar şehri şenlendiriyor. Bitkiler coşmuş, çünkü toprak sezyum ve sronsiyum izotoplarını ayrıştırabilen benzersiz mikroorganizmalar içeriyor, acı yeşil yapraklı dallarını gökyüzüne salan dev ağaçlar üç kat daha hızlı büyüyor. Huş ağaçları betonun, çam ağaçları asfaltın içinden geçerek, asma dalları tv antenlerine sarılarak, insanların diktiği metal ve beton yapıları canlı birer iskelete dönüştürüyor. Büyümek için iyonlaştırıcı radyasyonu emerek enerjiye dönüştüren dev mantarlar “radyotrofi” denilen bir yöntemle hayatta kalmayı başarmış.

         Çernobil’in şimdiki hâlini inceleyen bilim adamları, hayvanları ve bitkileriyle birlikte bütün canlıların radyasyon koşullarına uyum sağladıklarını, daha da güçlenerek cesaretle yaşamaya devam ettiklerini saptıyorlar.

         Otuz dokuz yıl sonra Çernobil, nükleer savaş felaketinin ardından olacakları gösteren bir laboratuvar olarak kullanılıyor. Bölge, toplamda 200 000 km. kare, Türkiye yüzölçümünün yaklaşık beşte biri.  

         Bu bilgileri Prag’da düzenlenen bir konferansta bir Çernobil biyoloğu açıklıyor.  Renovable Verdes’te   yayımlanan makaleyi okurken, hani sansasyon gazetecileri “bunu ben daha önce yazmıştım,” diye sevinirler ya, tam da öyle bir duyguya kapıldım. Gerçekten de pandemi döneminde yazdıklarımın ana teması buydu: insan denilen sorunlu ve kibirli yaratıktan kurtulduktan sonra tabiat ana, insan hariç bütün canlılarıyla, olanca görkemi ve harikulade renkleriyle inkişaf ederek huzur içinde yoluna devam edecek.   Belki uzun bir zaman sonra ağaçların tepesinde zarif hareketlerle hoplayıp zıplayan, daldan dala atlayan bir tür akıllı maymun da görünecek ve nihayet günün birinde bu maymunlardan biri  J. D. Salinger’in “Çavdar Tarlasında Çocuklar” romanının bir nüshasını bulacak, uzakta birileri Bethooven’ın 9. Senfonisi’ni dinleyecek. Döngü daha da zenginleşmiş ve akıllanmış varlıklarla yeniden başlayacak.

         Pek çok belirti var.  Mesela korona pandemisi sırasında, parfüm yapımında kullanıldığı için 1990’dan beri soyu tükenen hayvanlar listesinde yer alan, fotoğrafı bu yazıya eşlik eden Malabar Minsk kedisinin Hindistan’ın Kerala eyaletinde uzun kuyruğunu peşi sıra sürükleyip çevreyi koklayarak sokaklarda yürüdüğü görüldü.  Çin’deki Uzay Uçuşları Merkezi’nde gözlem yapan meteoroloji uzmanları atmosferdeki azot dioksit seviyesinde ilk kez keskin bir düşüş olduğunu saptadılar. Pandemiyi fırsat bilen doğanın, insan denilen, kendisini dünyanın merkezi ve efendisi zanneden çok bilmiş muzır yaratığı sırtından atmaya hazır olduğunu anlıyoruz.

         Kabaca 1945-1955 arasında dünyaya gelen bizim kuşak, büyük savaşlar dışında çok şey gördü: biri devrimci, ikisi gerici üç ihtilâl, pek çok darbe girişimi, iç savaş benzeri olaylar, tahsil terbiye görmeleri gereken okul damlarında silahlı nöbet tutmalar, hapishaneler, işkenceler, uzun kaçaklık yılları, sürgünler, sokak ortasında linç benzeri dayaklar ve daha pek çok şey…  Başka kuşaklara nasip olmayan bir geçiş hızıyla transistörlü radyodan televizyona, bilgisayardan içinde yapay zekâ olan cep telefonuna kadar çeşitli aletlerle tanıştık. Sovyetler Birliği’nin içten içe çürümüş  dev bir meşe ağacı gibi  çökerek muazzam bir fikir ve teori külliyatını ezip tarihin soluk sayfalarına havale ettiğini, ağacın kof gövdesinden çıkan kurtçukların Sovyet halkının yetmiş yıl boyunca büyük fedakârlıklarla emek verdiği bütün maddi değerleri   kemirip yutarak oligarklara dönüştüğünü, Çin’in kendine özgü kapitalizmini sosyalizm diye yutturmaya çalıştığını; ve en önemlisi, dizginlerinden kurtulmuş vahşi kapitalizmin bütün dünyayı istila ettiğini gördük. Şimdi de çatırdamakta olan Saray Rejimi’nin büyük bir gürültüyle siyasî fakat esas olarak ideolojik çöküşünü göreceğiz.

         Fakat korkarım ki bu gidişle bizim kuşağın hayat süresi birkaç büyük savaşla ve nihayet nükleer savaş felaketiyle tamamlanacak. Dünyanın en iyi son zamanlarını yaşadık, şimdi de en kötü ilk zamanlarını yaşıyoruz ve büyük felaketlerin kapıda olduğunu hissediyoruz.

         Büyük güçlerin bilinen yöntemlerle savaşamadıkları bir evredeyiz. Savaşamıyorlar, hatta savaşmak için tertiplenemiyorlar.   İkinci Dünya Savaşı’nın muazzam konvansiyonel savaş tecrübesine sahip koskoca Rusya, 2014 yılında doğru dürüst ordusu bile olmayan, kendi tarihinin beşiği Ukrayna’yı işgal etmeyi bile beceremedi. Dünyanın en büyük askerî gücüne sahip ABD İran’ın neredeyse el yapımı füzeleri karşısında çaresiz kaldı. 

Bu arada vekil güçlerin ve vekil devletlerin de enayi olmadığı anlaşıldı. Kendi üslerini, müttefiklerini, parasını korumaktan aciz ABD’nin azap askerleri olarak kanlı boğuşmalara girmeye istekli kimse yok.  Gerçi biz şimdilik enayi olmama hâlinin istisnası gibi duruyoruz ama ben Türk subayının Saray saltanatı devam etsin diye Trump adına   Husilerle ya da İranlılarla ya da Ruslarla ölümüne savaşmaya razı olacağını hiç sanmıyorum.

         Neyse uzatmayalım…

         Özetle, büyük güçlerin ne bizzat ne de vekâleten savaşamamaları, savaşır gibi yaptıklarında da yenişememeleri, hatta savaştıracak asker bulamamaları, bir mucize olmazsa nükleer savaş felaketine yol açacak. Öncesinde ve sırasında insanlığın bugüne kadar icat ettiği en namert silah olan ve her defasında tahrip gücü biraz daha yüksek “imlâ maddesi” taşıyan, adına dron denilen öldürücü uçan cisimler, asla şüpheniz olmasın ki bir süre sonra biyolojik ve kimyasal silahlar taşımaya, salgın hastalıklar yaymaya, milyonlarca insanı öldürmeye başlayacak.   

         Her mekânın istiap hacmi vardır. Elli kişilik otobüste iki yüz kişi seyahat edemez.  Geçmişte bütün toplumsal kalkınma plan ve programlarının ayrılmaz parçası olan doğum kontrolünden vazgeçerek, aslında dört milyar kişilik insan kontenjanı olan dünyayı sekiz milyardan fazla insanın kaynakları hunharca tüketmeye ve imha etmeye başladığı, birbirini yemeye hazırlandığı bir cehenneme çevirdiler. Ve şimdi dünyanın emperyalist tekno-burjuvazisi oturmuş, bunların en az yarısını nasıl öldürebiliriz, diye düşünüyor.

         Bütün bunlar bir yana, şahsen ben Avrupa ya da Asya’da bir merkeze ilk taktik ya da stratejik nükleer füze düştüğünde, dünyanın her bir devletinde halkın ayaklanarak iktidara tünemiş sorumsuz hödükleri ayaklarının altına alıp çiğneyeceğine, yeni devrimlerin insanlığa yeni bir bakış açısı kazandıracağına, yeni bir çağın başlayacağına inanmaya devam ediyorum.

         İpin ucu elden kaçabilir elbette.  Bugüne kadar bütün taraflar “nükleer silahların proliferasyonu”ndan, kontrolsüz yayılmasından kaçınmaya, onları sınırlamaya, çoğalmalarını önlemeye çalıştı. Fakat bunu beceremediklerini anlıyoruz. Uzak bir denizin dibindeki tek bir nükleer denizaltı bile insanlığın kaderini bir anda değiştirebilir, her yer devrimlere fırsat vermeyecek kadar büyük bir hızla bu yazının başında betimlenen Çernobil’e dönüşebilir. Bu durumda doğa insanı sırtından atarak yoluna devam edecek, yüzyıllar sonra döngü yeniden başlayacak.

Bu nedenle, henüz vakit varken topluca sokağa çıkıp bu felaketi hazırlayan bütün siyasî iktidarları tehdit etmek, yetkilerini kısıtlamak ve nihayet onları devirerek çevrelerine topladıkları asalakların elindeki serveti halka dağıtmak gerekir.  Çözüm budur! Sorun ise şudur: hiçbir gücün dağıtamayacağı kadar büyük kitleleri harekete geçirecek örgütlenme, geçmiş deneyleri taklit ve tekrar etmeden nasıl gerçekleştirilebilir? Sonbaharın iyiden iyiye hissedildiği şu fırtınalı Pazar gününde başka bir çözümü ya da sorunu olan varsa söylesin!  yalogan@gmail.com        

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *