“BARIŞIN TESİSİ”

Yavuz Alogan

12 Eylül döneminde Şerafettin Elçi “Ben Kürdüm, Türkiye’de Kürtler var” dediği için tutuklandı, Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nde iki yıl üç ay hapse mahkûm edildi. Bu sözü, hüküm giymesinden birkaç yıl önce, Ecevit hükümetinde Bayındırlık Bakanı olduğu sırada söylemişti.  (İnsanların darbe dönemlerinde üç ya da on yıl önce söyledikleri sözlerden ötürü yargılanmalarının bugüne özgü olmadığını anlıyoruz.)

Hayatı boyunca Kürt milliyetçiliği ekseninde merkez sağ-sosyal demokrasi- Kürt solculuğu çizgilerinde gidişli gelişli bir seyir izleyen Şerafettin Elçi, 2012 yılında öldüğünde, arkasında çok önemli bir söz bıraktı. Şöyle diyordu: “Bizim kuşak hayattayken barışı tesis edelim, yeni kuşağın hatırası sadece acı ve zulümden ibarettir.”

“Bizim kuşak” derken, entelektüel birikimi olan iki kültürlü Kürt kökenli yazarları, sanat ve siyaset adamlarını kastediyordu. 1940’larda yetişmiş, 1950’lerde siyasallaşmış, 1960’lardan itibaren Kürt kimliğini öne çıkarmaya başlamışlardı. Büyük kentlerin üniversite ortamında yetişmişlerdi. Türk edebiyatını bilirler, Türk romanlarını, şiirlerini okurlar, sanat dergilerine kendi şiirlerini gönderirler, tiyatroya giderler, siyasî hayatı bütün yönleriyle takip ederlerdi.

TİP milletvekili Dr. Tarık Ziya Ekinci (1925-2024), yazar Musa Anter (1920-1992), yazar ve çevirmen Mehmet Emin Bozarslan (1934-2022), gazeteci yazar Yaşar Kaya (1938-2014), Kemal Burkay (1937-) ve daha pek çoğu o kuşağa mensuptur.

O kuşağın genç ve faal olduğu dönemlerde “barışı tesis etmek” belki daha kolaydı. İktisadi ve toplumsal kalkınmada bölgeler arası dengeyi gözeterek, sahici bir toprak reformuyla feodal güçlerin etkisini kırarak, eğitim öğretimin kalitesini artırarak Kürt kökenli emekçi yurttaşları kazanmak, “Kürdistan”ın Türkiye’nin sömürgesi olduğu gibi uçuk kaçık fikirlerle silahlı mücadeleye yeltenenlerin tecrit edilmesini sağlayabilirdi. Şerafettin Elçi’nin kuşağı o dönemde bu yolla “barışın tesisi”ne katılabilirdi.

Günümüzde DEM’in içinde ya da PKK’nin sınır ötesi savaş ağaları arasında o kuşağın kültürel özelliklerine, siyasî görgüsüne sahip tek bir kişi bulamazsınız. Siyasî hiyerarşide yukarıdan aşağıya doğru inildikçe, Şerafettin Elçi’nin “hatırası sadece acı ve zulümden ibaret” dediği daha genç, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olan her şeye yabancılaştırılmış, silahlı mücadeleyi yücelten, cahil bir megalomanı idol ve rol model olarak benimseyen yeni bir nesilden başkasını göremezsiniz.

Devlet Kürt kökenli entelijansiyayı sürekli takip altında tuttu, hapislerde süründürdü fakat 1990’ların başından itibaren ayrılıkçı Kürt hareketinin siyasî parti olarak örgütlenip (Halkın Emek Partisi) TBMM’de temsil edilmesine izin verdi.

Bu legalleşme süreci, sosyalist sistemin çöküşüyle hızlandı ve 1990’ların başında emperyalizmin akademiyi ve liberal entelektüelleri kullanarak Fransız Devrimi’nden beri geçerli olan yurttaş kavramını yok ettiği, yurttaşın tüketmekten başka hakkı olmayan bir “müşteri”ye indirgendiği, 1789 Bildirgesi’nden beri geçerli olan İnsan ve Yurttaş Hakları’nın, yerini etnik, dinsel ve cinsel haklara bırakarak sönümlendiği bir döneme denk geldi.

PKK bu ortamda cesaret kazanarak 1992-95’te Güneydoğu’da “kurtarılmış bölge” yaratma girişiminde bulundu, Türk Ordusu tarafından ezildi. PKK’nin askerî yenilgisi 1997-99’da, 2015-16 “Hendek çatışmaları”nda tekrarlandı, nihayet 2018’de İHA/SİHA’ların faaliyete geçmesi ve kalıcı üslenme modeliyle örgütün kırsal kesimdeki varlığı sona erdi, kalan güçleri sınır dışına çekildi. Askerî bir güç olarak PKK artık dışsal bir güçtü fakat her ne hikmetse siyasî olarak dokunulmaz bir içsel güç statüsüne yükseltilmişti. 

Ve sonra, ikinci çözüm süreciyle birlikte PKK’nin, bu kez başındaki psikotik fenomene Kurucu Lider vasfı verilerek meşrulaştırılması, Cumhurbaşkanı’nın ikide bir Türk-Kürt-Arap ortaklığında yeni bir devlet kurulacağını ima etmesi, en Türkçü/milliyetçi partinin Cumhurbaşkanı’nın bir yardımcısı Alevi, diğeri Kürt olmalı gibi sözler söylemesi, siyasî toplumda ve halk arasında büyük bir şaşkınlık ve şok etkisi yarattı.  Sanki Devlet Kürt kökenli yurttaşların DEM’i de aşarak ya da daha geniş bir parti içinde örgütlenerek İmralı’nın çevresinde toplanmasını istiyormuş gibi davranıyordu.

Türkiye henüz bu şokun etkisinde kurtulabilmiş değil, genel afallama hâli devam ediyor.  Olup biteni hazmetme fırsatı da olmuyor, çünkü her gün bir adlî bomba patlıyor, uyuşturucu kullanan ünlüler, aydınlatılmak üzere raftan indirilen siyasî cinayetler, partisine ihanet edip karşı safa geçen milletvekilleri ve daha pek çok şok şok şok edici olayla afallama hâlinin devamı sağlanıyor.

Mesela Meclis Başkanı’nın şu sözlerine bakınız: “Şimdi artık bizim Kürt Ahmet’le Türk Mehmet yan yana aynı okulun sınıfında olacak, aynı fabrikada çalışacak, aynı ülkenin evladı olacak, hep beraber daha ileriyi hazırlamak için mücadele edecek.”

Çok tuhaf değil mi? Daha önce okullar, sınıflar ayrı mıydı; Kürtler ve Türkler ayrı fabrikalarda mı çalışıyorlardı? Başka ülkelerin evlatları mıydık?  Afallama ve şaşkınlığın Devlet’in üst katlarına da sirayet ettiğini anlıyoruz.

Toz dumanın ardında Sayın Saray’ın en zayıf olduğu anda en yükseğe sıçrayarak iktidarına süreklilik kazandırma, ailesinin ve yeni zenginlerinin selametini temin etme kaygısının olduğu elbette görülüyor. İktidara yeni gelmiş bir muhalefet partisi gibi çok yönlü bir “temiz eller” harekâtına girişmiş gibi yapıyor, Meclis aritmetiği üzerinde titiz bir çalışma yürütüyor, esrarengiz cinayet dosyalarını raftan indirip soruşturuyor, herkes ona bakıyor, merak ediyor.

Bu kargaşanın, komploların, uçuk kaçık iddiaların, karşılıklı suçlamaların, iftiraların ve itirafların arasından üniter ulus-devlet’ten yana, laikliği savunan Kemalist kesimin nihai (nihai!) tasfiyesine çalışıldığı, FETÖ artıklarının ve PKK’nin bu yönde var gücüyle hükümete baskı yaptığı sezilmiyor değil.  Bu sezgiyi, Türk milletini anasır-ı İslâm’dan müteşekkil bir ümmet içinde kaybetmek gibi ideolojik, bölgede modern İdris-i Bitlisî’nin yardımıyla İran’a karşı bir Sünni cephe oluşturmak gibi stratejik kaygıları kapsayacak şekilde genişletmek de mümkün.

Neyse, uzatmayalım…

Aslında Akın Gürlek’in, Adalet Bakanı sıfatıyla, “2008 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek,” sözünün üzerine söylenecek tek bir söz yoktur.

Fakat bütün bu iktidarda kalma girişimleri içinde en tehlikeli ve muhtemel sonuçları bakımından telafisi en zor olanı, “Barış Süreci” denilen ve kimsenin nasıl bir şey olduğunu tam olarak anlayamadığı şeydir.   Tek tek esir alınıp silahsızlandırılmadıkça askerî bir gücün uzaktan verilen talimatlarla, tavsiyelerle silah bıraktığı tarihte görülmemiştir. Koskoca Devlet’in Öcalan’ın saçmalıklarını ciddiye aldığı ihtimalini düşünmek bile vatanseverin zihnine çok büyük bir yüktür.  2015-16’da   o zamanki çözüm sürecinin yarattığı gevşeme (Habur sınır kapısında “seyyar mahkeme” kurma gibi tuhaf hareketler, devlet dairelerinden T.C. ibareli tabelaların indirilmesi vs) sayesinde PKK moral kazandı, kent merkezlerinde örgütsel yapısını güçlendirdi, mühimmat depoladı.  Şimdi de aynı şeyi yapmadığına dair, laflar ve vaatler dışında bir güvence var mı? 

Bu arada Tunceli/Hozat’taki 51. Komando Tugayı’nın Muğla’nın Söke ilçesine kaydırılması, gerçekten Mitçotakis’in Meis Adası’nda beş askerle İncil öperek yaptığı komik gösteriye bir tepki mi, yoksa Güneydoğu’daki askerî durumla ilgili verilmiş bir taahhüdün yerine getirilmesi mi?  Türkiye’de 50’ye yakın komando tugayı var. Neden mesela Kayseri’den, Sakarya’dan, Bolu’dan, Denizli’den değil de Tunceli’den kaydırılıyor?

İnsan ister istemez her şeyden şüpheleniyor.

Şerafettin Elçi’nin neslinden başlayıp nerelere geldik?

Kısaca özetlemek gerekirse, 1950’lerden 2000’lerin başına kadar süren uzun dönemde Devlet’in üç düşmanı vardı: tanımı çok geniş tutulan Komünizm; siyasî sistemin yedek oy deposu gibi kullanılan, her zaman baskı altında tutulan laiklik karşıtı hareketler; ve Cumhuriyet’in belleğine esas olarak jeopolitik bir kaygı olarak yerleşen bölücü Kürt hareketi. Devlet birincisini ülkenin neredeyse bütün entelektüel birikimiyle birlikte ezdi; ikincisi, ABD’nin Yeşil Kuşak stratejisinin bir gereği olarak Devlet’i ele geçirerek bütün kurumları tasfiye etti; ve Saray Devleti, üçüncüsünü, etnik Arap milliyetini de yanına ekleyerek Kurucu ortak ilan etti. Şimdilik buradayız. yalogan@gmail.com

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *