BİRAZ HAYAL GÜCÜ, LÜTFEN…

Yavuz Alogan

        Sosyalist solun Haziran Ayaklanması’ndan sonraki durumu fırtınalı denize karşı kıyıda kızağa çekilmiş bir tekneyi andırıyor: motorlar deli gibi çalışıyor, pervane hızla dönüyor, dümenin başında duranlar rota tayinini tartışıp duruyorlar. Bu arada deniz kabarıyor, şimşekler çakıyor, ufukta yığılan yeni fırtına bulutlarını herkes görüyor, fakat her kamarasında muazzam tartışmaların yaşandığı gemi kızakta öylece duruyor. Aslında bunu bir ısınma, güç birikimi olarak görmek de mümkün. Sosyalist solun kazandığı büyük  özgüven henüz AKP’yi aşmak isteyen kitlelerin davranışına yansımadı. Eylül geçti, ancak Haziran’da patlayan kitlesel öfkenin içten içe her geçen gün biraz daha arttığı, şu ya da bu biçimde bir kez daha patlayacağı kesindir. Sosyalist solun bu çapta bir kitle hareketine hazırlıksız yakalandığı da bir gerçektir.

        Ancak şu gün için kimse suçlanamaz. Hazırlıksızlığın ve önceki özgüven eksikliğinin pek çok sebebi var. 12 Eylül yıkımına, onun öncesine,  daha sonrasına, Sovyetler Birliği’nin ardında muazzam bir tartışma ve argüman çöplüğü bırakarak yıkılışına kadar gidilebilir. Çok şey söylenebilir.  1996’da, Alman Yeşilleri’ne, Avrupa’daki “large” (geniş), ferah ve rahat sol partilere özenerek, geçmişin sert ideolojik kabuğunu kırma çabası içinde ve tam bir “demokrasi budalalığı”na kapılarak, “hepimiz bir fidanın güller açmış dalıyız” şeklinde başlatılan acayip  partileşme çabalarına, bu çabaların daha sonra ortaya çıkan, iyice yeşeren ya da kendisini Kürt hareketiyle özdeşleyen çeşitli uzantılarına kadar  gidilebilir. Kürt hareketinin, özellikle 12 Eylül’den çıkış sürecinde sosyalist sol üzerinde yarattığı muazzam engelleyici etkiden, bütün  parti ve hareketleri kılcal damarlarına kadar içten içe çatlatmasından da söz edilebilir.

“Devrim Göz Kırptı”

        Haziran Ayaklanması bu dönemin sonu oldu. Bunun minyatürü Tekel Direnişi’dir. Bu direniş sırasında bütün sosyalist sol Sakarya sokaklarında birleşmiş, işçilerle dayanışmıştır; onların çamaşırlarını kendi evinde yıkayan, yemek ve çay servisi yapan, “aman müdahale ediyormuşuz gibi olmasın” diyerek çok düşük profil veren, sabaha kadar oralarda nöbet tutan fedakâr sosyalistler vardı. Sonunda, uyanık sendikacı, işçileri sosyalistlerden ayırmayı başardı ve son gün, kalan işçiler kahvelerde okey oynarken meydanda toplanan sosyalistler polisin psikolojik baskısıyla dağıtıldı. Oysa sosyalistler daha militan bir tutumla, tartışmak amacıyla topluca Türk-İş binasına girerek işçileri sendikacılardan ayırmaya çalışabilirlerdi. Bu girişim başarılı olmayabilirdi; zayiat da olurdu, ancak işçinin kulağına  gelen ve zihninde yer eden kalıcı bir mesaj bırakırdı. Böyle şeyleri tahayyül edebilmek gerekir.

        Düzenin militanlık ile provokatörlüğü (kışkırtıcı marjinal gruplar vs) özdeş gösterme çabası ve bunun yarattığı ürkeklik, Haziran Ayaklanması sırasında köprüleri geçen, polisle çatışan çoluk çocuk yaşlı genç on binlerce  insan tarafından aşıldı. Sosyalist solun bütün örgüt ve partileri isyan halindeki kitlenin içinde elinden geleni yaptı.

        Tam da denildiği gibi, Haziran’da “devrim göz kırptı”, dalga geri çekildi ve sosyalist sol dersler çıkararak, bir sonraki dalganın beklentisi içinde güç toplamaya başladı. Şimdi  tekneyi fırtınalı denize sürme zamanı. Ama nasıl?

Fetiş ya da Totem

        Kendisini örgütlemiş olan parti ve gruplar, halkın sokak direnişinin nasıl örgütlenebileceğini tartışıyor.       Biraz utangaç  bir tavırla “gelin bizde örgütlenin,” diyenler var. “Biz zaten örgütlüyoruz, öncü biziz,” diyenler  var. Yerel seçimlere göre vaziyet almaya çalışırken, muhtemel bir ikinci isyan dalgasını tahayyül etmeye çalışanlar  var. Sanki biraz da ihtiyatlı, kitleye mesafeli bir tutum alan; müfrezenin dağılmasından, kitle içindeki farklı ya da başat görüşlerle karışmasından ya da karıştırılmasından duyulan  bir korku da var.

        Aslında siyasi partilerin ya da dergi çevrelerinin, bütün yasal sosyalist örgütlenmelerin varlıkları böyle dönemler içindir.  Zaten parti dediğiniz nedir ki? Parti dağılır, kapanır, açılır, kayıplara karışır, sonra tekrar ortaya çıkar, sayısı   sürekli değişir. Dokunulmaz ve bozulmaz bir fetiş ya da totem değildir. Aynı şey dergi çevreleri, dernekler, küçük ideolojik “sektler” için de geçerlidir. Yıllardır mercimek kadar örgütün her şeyi bilen lideri olup gelenek bekçiliği yapmak insana nasıl bir haz veriyor, hiç anlayamamışımdır.  

Gayet doğru bir fikriyat etrafında kurulup yavaş yavaş gelişip büyüyerek, düşmeden, sarsılmadan, dağılıp sonra tekrar oluşmadan, her seçimde oylarını artırarak, fakat karışık dönemlerde pamuklara sarılıp çekmecelerde saklanarak varlığını sürdürebilen, dağılmadan yanaşık düzenle devamlı ilerleyen parti yoktur. Bolşevik partisinin tarihine bakın mesela. Sadece kadro temelinde değil, strateji ve taktik düzeyinde de sürekli kendini yenileyen, dağılıp ezilen, sonra tekrar yapılanan, 1905’te yükselen dalganın altında kalan, 1917’de küçük bir azınlık olarak tekrar ortaya çıkan, Nisan’da stratejisini değiştiren, Temmuz’da güçlenen, fakat hemen ardından yasaklanan, liderleri tutuklanan ya da  kaçak olan, iki ay sonra da devrime önderlik eden bir partidir. 

Şu içinde yaşadığımız ortamda, ne yaptığını, daha doğrusu ne yapacağını bilen yegâne devrimci kesim öğrencilerdir. Çünkü  somut ve çok geniş bir çalışma alanına sahipler; hem gericilerden hem de okullarında kurulmakta olan karakollardan gelen çifte baskı altında ve kendi gençlik örgütlerinin içinde hazırlanıyorlar. Bu ülkede sosyalist solun bütün yükü ve cefası öğrenci gençliğin omuzlarında olmuştur. Devletin baskı aygıtları da en çok onlardan korkmuş ve var gücüyle üzerlerine çullanmıştır.  Geniş eylem birlikleri sağlanmazsa yine öyle olacak gibi görünüyor.

Önderlik Krizi

        Hükümetin en büyük korkusu kentlerin  geniş meydanlarında büyük kitlelerin toplanmasıdır. Bu yüzden meydanlardaki gruplaşmaları anında bastırmaya, direnişi bilinçli olarak   semtlerde tutmaya çalışıyor. Örgütlenme ve iletişim zayıf olduğu için bunu becerebiliyor. Ahmet Atakan’ın Hatay’da  öldürülmesi üzerine Ankara’da  Kızılay/Güvenpark dahil bütün semtlerde saat 20.00’da   toplanılacağı söylendi. Gruplar semtlerden gelip Kızılay’da birleşeceklerdi. Bunun mümkün olamayacağı, doğrudan Kızılay’da toplanmak gerektiği çok açıktı. Nitekim Tuzluçayır ve Dikmen’de çatışmalar devam ederken Kızılay’da toplanan, grupların semtlerden gelmesini bekleyen, orta yaşlı Ankaralılardan oluşan bin-iki bin kişilik grup dağıtıldı.

Semtte, tanıdık ortamda direnmek daha kolay ve etkin olabilir, ancak belirleyici olan büyük meydanlarda büyük kitlelerin toplanmasıdır. Bu bağlamda, hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır ve o satıh sadece  kentlerin  büyük meydanlarıdır.

        AKP iyice sıkıştı.   Kitlesel, barışçı  demokratik kitle  hareketine karşı ne yapabilir? Gaz sıkabilir, su sıkabilir, suya kimyasal maddeler katabilir, anormal ve infazı imkânsız hapis cezalarıyla tehdit edebilir, güçlerini dağıtacak şekilde okullara karakol kurabilir; sokaklarda dövüşmeye pek istekli olmayan tosuncuklarını harekete geçirmeye çalışabilir ve 1453 Kartalları gibi komediler yaratabilir. Şu aşamada başkaca hiçbir şey yapamaz.  Askere güvenmediği için sıkıyönetim ilan edemez, Suriye’yle dalaşıp seferberlik/olağanüstü hal ister ama, izin vermiyorlar. Aslında AKP’nin istediği hegemonyayı kurabilmesi ve efendilerine hizmete devam etmesi için  zamana yaydığı darbesini kesin bir sonuca ulaştırması gerekir. Onu da şu anda yapamaz; hiçbir gücü yok, ayrıca kendisine verilen misyonla çelişmiş olur. Aynı taktikleri izleyerek “demokratikleşme” adı altında gericiliği adım adım derinleştirip yaymaya, böylece tabanını tahkim etmeye çalışıyor.

        İktidar, tıpkı doğa gibidir, boşluk kabul etmez. Boşalır gibi olunca mutlaka birileri gelip doldurur. Hani şu Marksist teoride geçen  “nesnel koşullar” (objektif şartlar) vardır ya, daha sonraları devrim stratejilerinde de aynı  kavram kullanılmıştır, ben işte o “nesnel koşullar”ın  uygun olduğunu ve zaman içinde AKP ve gericilerin her türlü iktidar konumundan uzaklaşmaları için gerekli bütün diğer şartların hızla olgunlaşabileceğini düşünüyorum. İktidarın kendisini yenilemesine ya da benzer bir başka iktidarla yer değiştirmesine meydan bırakmadan bu iktidar boşluğu doldurulabilir ve Türkiye’nin kendisine yeni bir rota çizmesi mümkün olabilir. Bunu en azından mümkün görmeye, tahayyül etmeye başlamak gerekir.

        Elbette bir sosyalist devrimden söz etmiyorum. Dayanışma halinde, ortak karargâha sahip bir işçi sınıfı hareketi, öncü sendikalar, ideolojik alanda bir karşı-hegemonya potansiyeli yok.  Aslında şu anda sokaktaki, parlamentodaki, sosyalist solun da dahil olduğu, hatta Kürt hareketinin çeşitli kesimlerinin de içinde zaman zaman yer alabildiği muhalefetin bütün sorunları, bir “önderlik krizi”nin varlığına indirgenebilir.

        Dolayısıyla bu, olsa olsa gericiliğe karşı bir aydınlanma hareketi olabilir ve bir kültür devrimiyle yaygınlaştırılabilir. Gericilikten  kurtuluş sosyalizm için mücadele imkânlarının asgari şartıdır.  Aksi halde, yani gericiliğin  mevcut ya da mevcut olana benzer bir iktidar tarafından derinleştirilmesi ve yaygınlaştırılması halinde, sosyalizm için mücadele imkânlarının zaman içinde Ortadoğu ülkelerinin çoğunda görüldüğü gibi, ortadan kalkacağı kesindir. Bu da herkesin hedef büyütmesini, cüret etmesini gerektirir.

Sonuç olarak…

Haziran Ayaklanması,  geleceğe yönelik bütün umutlarımızın yegâne kaynağıdır. Öte yanda, şu anki çaresizliğine rağmen on bir yıllık AKP iktidarının toplumun rotasını değiştirdiğini ve Cumhuriyet Devrimi’nin rövanşını neredeyse almak üzere olduğunu da unutmamak gerekir. Çeşitli Amerikancı iktidarların yönetimi altında toplumun, hızla dönüştürülen eğitim sistemi ve kültürel gericiliğin sirayeti yoluyla bu rotayı izlemeye zorlanması halinde, birkaç yıl içinde bu topraklarda “sosyalizm” namına herhangi bir görüşü savunmak imkânsız, daha kötüsü anlamsız hale gelebilir.  Dolayısıyla gericiliği durdurmak için her ne yapılacaksa, Türkiye’nin yavaş yavaş içine girmekte olduğu  şu interregnum (ara dönem) sırasında, muhalif siyasetlerin bir cephe halinde bir araya gelmesiyle ve kitle hareketiyle yapılabilecektir. Bunun için de biraz hayal gücü ve tekneyi suya indirmek gerekir. RED, 01. 10. 2013