
Yavuz Alogan
Nesneleri ve bilgileri özelliklerine göre bölümlere ayırmak için yapılan zihinsel işleme “tasnif” deniyor. Tasnif edilen şeyler düzenli biçimde dizildiğinde “istiflenmiş” oluyor.
Bilgileri yorumlamak, olayları analiz etmek için önce onları tasnif etmek gerekiyor. Tasniflenmeden istiflenen bilgiler kaotik bir durum yaratıyor. Bu durumda istiflenen yığın içinden herkes kendi meşrebine ve ideolojik eğilimine uygun parçaları ayıklayarak yorum yapıyor. Böylece, bir müzik terimi kullanmak gerekirse, ortaya büyük bir kakafoni (aynı anda yükselen uyumsuz ve düzensiz sesler) çıkıyor ve bilgileri tasnif etmek daha da zorlaşıyor.
Mesela üç Latin Amerika ülkesini, Lula da Silva’nın seçimleri kazanarak Amerikan finosu züppe Bolsanaro’yu ülkeden kovduğu Brezilya’yı; “Bolivarcı Devrim”in ihanete uğrayarak iflas ettiği, seçimle gelen Devlet Başkanı’nın kaçırılarak ABD’de esir edildiği, daha önce ülkeden kovulan karşıdevrimci Machado’nun zafer kazanmış gibi ülkeye geri döndüğü Venezuela’yı; ve intihar niteliğinde askerî bir direniş ile bir uzlaşma kapısı açma çabası arasında sıkışıp kalan, abluka altında enerji krizi ve açlıkla boğuşan, Eylül ayında ABD’nin tek taraflı olarak müzakerelerden çıktığını ilan etmesi üzerine ağır bir tehdit altında (“İran dönüşü Küba’yı hallederiz”-Trump) yalnız kalan Küba’yı bir gelecek projeksiyonu içinde yorumlamak üzere aynı yerde tasnif etmek imkânsız.
Fransa’daki kafası karışık, her telden çalan, yağma, talan ve kundaklamayla süren, siyasî bir manifestosu, programı olmayan öğrenci isyanı ile Sırbistan’da seçim zaferi kazanan öğrenci hareketini aynı yerde tasnif edemeyiz. Birincisi muhtemelen Ulusal Birlik Partisi’nin iktidara gelme sürecinde sönümlenecek ve bir sonraki hamle için siyasî program arayışına girecek; ikincisi ise AB’yle tam entegrasyonu savunanlar ile tam bağımsızlıktan yana olanlar arasında bölünecek.
AB devletlerinin bütün istihbarat örgütleri, Sırbistan Öğrenci Listesi hareketinin içindeki Rusya’yla geleneksel ilişkilerin sürdürülmesinden yana ve bu ülkeye uygulanan ambargoya karşı olan, Kosova’nın bağımsızlığını tanımayan kesimin tasfiyesine çalışacak. Yolsuzlukların önlenmesi, hukukun üstünlüğü, kurumların hesap verebilirliği vs. elbette programatik açıdan önemli maddeler, kimse bunlara itiraz etmez. Fakat şu dönemde jeopolitiğin ağır bastığını unutmamak gerekir.
Jeopolitik demişken, Avrupa’nın açıktan savaş hazırlığı yaptığı görülüyor. İngiltere başı çekiyor. “Bin gününüz var” diyerek “Be Ready” (Hazır ol!) kampanyası başlattı. Albion ahalisi temel gıda, su, acil ihtiyaç maddesi stokluyor. İsveç ve Norveç hükümetleri de yurttaşlarına stok yapma çağrısında bulundu. Almanya’da Temmuz 2011’de askıya alınan zorunlu askerlik uygulamasının geri getirilmesi tartışılıyor, stok önerisi 10 günlük. Polonya Doğu Kalkanı tahkimatı kurarken, askerî bütçelerini artıran Baltık ülkeleri sınır tahkimatıyla meşgul, Finlandiya bir milyon yedek asker toplamaya çalışıyor.
Kızılca kıyametin ABD-Almanya-Hollanda-Polonya’nın kuşattığı Kaliningrad bölgesinde, Polonya ile Litvanya arasındaki 65 km uzunluğundaki Suvalki koridorunda kopma ihtimali yüksek. Rusya ise Trump’la oynaşmaya çalışırken, Avrupalıyı caydırmak için nükleer silahlarını teşhir ediyor.
Bu arada AB ülkelerinin yaşlı kıtayı giderek emperyalist baskı altına aldığı görülüyor. Brüksel çizgisine ters düşen bir seçim sonucu, herhangi bir tutum, tavır oluştuğu anda istenmeyen partilere ve liderlere karşı aşağılama ve iftira kampanyaları başlıyor (Macaristan, Moldova), seçimler yönlendiriliyor, iptal ediliyor (Romanya). Geçen Cuma gecesi Polonya’nın AB muhibbi Başbakanı polis teşkilatını harekete geçirerek ulusalcı Cumhurbaşkanı’nın etkili olduğu Anayasa Mahkemesi’ni bastı. Mahkeme’nin demir kapısı kaynak makinesiyle açıldı. Bu arada bir Polonya milletvekili sokakta AB bayrağını yakıyordu.
Neyse uzatmayalım…
En genelde ve toplamda baktığımızda, neoliberal iktisat politikalarının iflas ettiğini, önümüzdeki yıllarda planlı iktisadi ve toplumsal kalkınmaya öncelik veren kamucu politikalara geçmek dışında bir çözüm olmadığını anlıyoruz. Bu geçiş sırasında neoliberal iktisat politikalarının aşırı derecede zenginleştirdiği, boş beleş geçinen, bazı ülkelerde devleti elinde tutan sınıfların direneceği ve bu sınıfların devlet katından ve bütün kurumlardan zor yoluyla ayıklanarak mülksüzleştirilmesi sağlanmadıkça, yeni bir küresel iktisat politikasına ve yeni bir sermaye birikim modeline geçilemeyeceği görülüyor.
Dünyanın her yerinde değişim “eleştiri silahıyla değil, silahların eleştirisi”yle, halk kitlelerinin tazyikiyle, büyük bir ihtilâlci basınçla, büyük devrimlerle ancak gerçekleşebilir. Bunun alternatifi, kronikleşen savaşların ileri bir evresinde patlak verecek nükleer savaş felaketleri ve uygarlığın çöküşüdür. Ya da tamamen dijitalleşen bir dünyada insanlar uluslararası tekno-burjuvazinin kölesi olacaklardır ki bu da uygarlığın çöküşü anlamına gelir.
Dünya her zaman çok kutupluydu, bundan sonra da öyle olacak. Fakat uluslararası alana ilk kez güçlünün zayıfı tehdit etmekten çekinmediği tehlikeli bir hukuksuzluk hâkim oluyor. Bu kargaşa içinde yeni bir Yalta arayışıyla Trump-Putin-Cinping üçlüsünü Roosevelt-Stalin-Churchill gibi görmek isteyenler hayal kırıklığına uğrayacaklar. İkinci üçlü, ideolojik kökleri derinlere uzanan bir dünya savaşını yönetmiş ve zafer kazanmıştı; birinci üçlü ise birbirinin arkasından dolanarak ticarî, bölgesel, teknolojik ve askerî üstünlük sağlamaya çalışan, ateşle oynayan liderler. Bunlardan bir Yalta, yeni bir BM düzeni çıkmaz. Orta vadede kendi ülkelerinin düzenini koruyabilecekleri bile şüpheli. Yeni bir Yalta, uzun dönemde ya savaşlardan sağ çıkan güçlerin ya da dünya halklarının içinden çıkacak yeni liderlerin işi olabilir.
Sevgili vatanımıza gelince, o kadar benzersiz sorunlarla boğuşuyor ki onu herhangi bir özelliğiyle tasnif etmek imkânsız. Bir kere jeopolitik olarak kuşatılmış durumdayız. Akdeniz’deki AB -Yunanistan – Güney Kıbrıs – İsrail cephesine Mısır da katıldı; Güney Kafkasya’da Azerbaycan’ın aynı cepheye katılması an meselesi; emperyalizmin işbirlikçisi PKK’nin legal siyasî partisi ülke siyasetinde anahtar konumunu sürdürürken, örgütün silahlı güçleri Suriye’de devlet kisvesine bürünmüş; Rusya’nın desteği kaybedilmiş, dış politika pamuk ipliğiyle Trump ve çevresine bağlanmış. Saray’ın geleneksel Türk diplomasisini terk etmesinin bedelini milletçe ödeyeceğiz.
Türkiye’nin millî gelirinin yüzde 1,27’sine tekabül eden 800 milyar TL’yi iktidar bloğundaki milletvekillerinin ve Saray’ın güvenilir diye bizzat atadığı bürokratların iç ederek bir kısmını yurt dışında istiflemesi karşısında hükümet istifa edecek yerde halkla savaşmaya hazırlanıyor. Partiler hâlinde bölünmüş muhalefetin seçim kazanmaya en yakın kesimi, içine çekildiği seksüel ve parasal rezaletler bataklığında debeleniyor maalesef ve inandırıcılığı neredeyse dibe vurmuş durumda.
Halkın öfkesini ve hoşnutsuzluğunu muhalefetle birlikte sistemin içinden denetleme imkânını kaybedecek ölçüde bir seçim daha kazanma, anayasayı değiştirerek son noktayı koyma ihtirasına kapılan Saray Rejimi’nin, beklenmedik bir anda Avrupa’da patlayan kasırganın rüzgârını yüzünde hissederek korkuya kapıldığı görülüyor. Toplumsal krizi muhalefet partileriyle sınırlama imkânı heba edilince, daha aşağıdan, dipten gelen bir öfkeyle karşılaşma korkusu Cumhur İttifakı’nı esir almış gibi görünüyor. Oysa iktidar ve muhalefet eşitsiz de olsa birbirinin rüşvet ve yolsuzluğunu yıllardır karşılıklı olarak görmezden geliyordu. Saray bu örtülü mutabakatı bozarak muhalefetin elindeki belediyelere saldırınca ve fon rezaleti de üzerine tüy dikince, aradaki muhalefet tamponunu kaybetti, yabancılaşan öfkelenen kitlelerle doğrudan yüz yüze geldi. Sayın Saray artık muhalefetten korkmuyor, onu halletti fakat seçim bekleyen halkı ne yapacak? Sandıkta sonuç alma ihtimali azaldıkça kalkışma ihtimali artacak.
Sayın Reis’in şu sözlerini ciddiye almak gerekir: “Avrupa’nın kimi ülkelerinde yaşanan olaylardan cesaret alarak benzer bir teşebbüsün hayalini kuranlar varsa, şunu bilsinler ki Türkiye sokakta bulunmamıştır, sokağa teslim edilecek bir ülke de değildir.”
Bu arada bir gazeteci, 8 Eylül’de 81 ilin valisiyle toplumsal olayların bastırılması konulu bir güvenlik toplantısı yapıldığını; 11 Eylül’de bütün üniversitelere öğrenci faaliyetleri ve sosyal medyanın eşzamanlı izlenmesi, kampüs girişlerinin denetlenmesi, güvenlik kameralarının artırılması gibi talimatlar içeren 17 maddelik bir güvenlik genelgesi gönderildiğini bildirdi. 23 Eylül’de İçişleri Bakanı 81 ilin Emniyet Müdürleri’ni toplayarak otuz gün içinde illerin risk haritalarının çıkarılması, riskli bölgelerde emniyet koordinasyonunun artırılması, sokak ile sosyal medyanın birlikte takip edilmesi için talimat vermiş. Aynı gazeteci, 2024’ten beri Parti Devleti’nin toma, gaz spreyi, gaz el bombası ve gaz fişeği temini için ihaleye çıktığını, stok yenilediğini de iddia etti.
Gaz mühimmatı derken, yazıyı bitirmeden küçük bir uyarıda bulunmak isterim. Haziran Ayaklanması (2013) sırasında iki tip gaz kullanıldı. Birincisi ani ve şiddetli etkisi olan fakat sersemletme tesiri kısa süreli, hızla yayılan dumanı beyaz bir gazdı. Bu gazın stoğu tükenince bir Latin Amerika ülkesinden satın alındığı olaylar sırasında iddia edilen ikinci bir gaz devreye girdi. Bu seferki, etkisi sersemletici değil boğucu olan, gri renkli dumanı dağılmayıp yoğunlaşarak çöken, kokusu günlerce genzimde kalan berbat bir gazdı; kalp, astım, akciğer hastalığı olan göstericileri çok kötü etkiledi. Güvenlik güçlerine gaz mühimmatı ihalesinde ve kullanımında etkisi ani fakat kısa süreli olan birinci tipi satın almalarını tavsiye ederiz. Çünkü bu sefer sokakta sadece gençler değil, pazarda filesini dolduramayan yaşlı teyzeler, çeşitli hastalıktan mustarip emekliler, vicdanı bunca rezaleti kaldıramayan yaşını başını almış namuslu dindar insanlar, kirasını ödeyemeyen orta sınıftan yurttaşlar da olabilir. Sıhhi güvenlik testinden geçmiş Avrupai gaz en azından kayıpları azaltır. Bizden söylemesi… yalogan@gmail.com

