SİSTEM KENDİSİNİ TEMİZLEYEMEZ

Yavuz Alogan

Konjonktürel (dönemsel) olan ile yapısal (sistemik) olanı birbirinden ayıramazsanız, “olay”ın tezahürlerine, yani belirtilerine kapılır, “Hadi ya!”, “Lan bu kadarı da olmaz!” gibi şeyler söyleyerek siyasetin seline kapılıp sürüklenir, önünüzden geçen rezalet katarlarını bir bir saymakla yetinirsiniz.

Hâl böyle olunca, kafa patlatarak bulacağınız çözümler de “konjonktürel/dönemsel” olur. Mesela yandaş gazeteci, “Sayın Reis yolsuzları falakaya yıksa, ne lazım gelir?” diyerek çözümü işaret etmiştir. “Profesör” unvanıyla taltif edilmiş kişi, “Reis’i yerinden zıplatmak için, CIA, MI6, MOSSAD ve bilumum cihan istihbaratı harekete geçti,” diye yorum yapmıştır. Muhalif olmasıyla tanınan, gurbette perişan olmuş acar gazeteci, “Önünüzde diz çöküp yalvarıyorum size Sayın Reis, lütfen müdahale ediniz,” diye ağlamıştır.  Karadenizli bir yurttaşın, “Tayyip yeni parti kursun, bizi bunlardan kurtarsın,” dediği rivayet edilmiştir.

Bu tepkilerde hep “yapısal” olanın ihmal edildiğini görüyoruz.

Namüsait mahiyette tezahür eden manzara-i umumiye, bizim “Türk milleti” tabir ettiğimiz bütün bir halkın büyük çaresizliğini yansıtmaktadır.

Fakat Saray çevresinin daha büyük ve elim bir çaresizlik içinde kıvrandığı görülmektedir. Saray, bütün bir Devlet’i yutmuş, sindirmiş, çıkardığı muazzam posayı, yani devletin posasını, bin odalı bir Saray’ın birkaç odasına sığdırmış, yasama-yargı-yürütmeyi, hukuk-eğitim-sağlık-güvenliği, Devlet’e ait olan her şeyi, mobilyalarla birlikte sapsarı yaldızlayarak oraya istiflemiştir. Kendisi sadece Devlet değildir; aynı zamanda Devlet’i, yani bizatihi kendisini denetleyebilmektedir.

Paranın küresel efendileri ona demişlerdir ki sen artık ülkeni yönetmeyeceksin, bizimle yönetişeceksin. Ülkeni seçilmiş değil atanmış bakanlarla, özel sektör tecrübesine sahip, hatta bizzat şirket sahibi, ABD’de işletme mastırı yaptığı için İngilizceyi bülbül gibi şakıyan, küresel değerlere sahip “ofis memurları”yla yöneteceksin. Ama önce onlara yer açacaksın, geleneksel Devlet kültürüne sahip, kafayı toplumsal kalkınma hedeflerine takmış sivil bürokrasiyi, bütün o liyakatli genel müdürleri, müsteşarları, planlamacıları kovacaksın; eş zamanlı olarak “halâskâr zabitan” (vatan kurtaran subaylar) geleneğiyle yetişmiş askerleri Ordu’dan tasfiye edeceksin.

Peki, ne oldu?  Zenginler sınıfı ile Devlet bürokrasisi arasındaki evrensel gerilim ortadan kalktı. İkisi birleşti. Benim gibilerin “burjuvazi” tabir ettiği zenginler sınıfının devlet bürokrasisine dönüşmesi kamusal olan her şeyi yok etti, toplumu zayıflattı, halkı yoksullaştırdı. Kısmen eski burjuvazi fakat daha çok yeni lümpen zenginler sınıfı, klasik bürokrasiden boşalan yerleri işgal etti ve halkı hortumlayan uzun ve dolambaçlı bir saadet zinciri oluşturdu. Devlet şirketleştikçe, zaten zengin olan bürokrasi Devlet’in bağrında daha da zenginleştikçe, toplum prekaryalaştı.

Marksist ortodokside kavramsal yeri olmadığı için sosyalist arkadaşlar bu “prekarya” sözcüğünü devrim niyetinin sulandırılması; dışarıdan bilinç taşındığında ancak siyasallaşabilen, ancak siyasallaştığı zaman güçlü pazularıyla kaldırdığı üretim âletini ya da nasırlı yumruğunu burjuvazinin beynine balyoz gibi indirecek olan proletarya’nın önemsizleştirilmesi gibi anladılar, hatta dış güçlerin kavramsal bir icadı gibi gördüler. Oysa günümüzde, uzman hekim ile polis memurunu, üniversite profesörü ile maden işçisini, kâğıt toplayıcısı ile sebze meyve yetiştiricisini, emekli ile MESEN’den çıkmış ergen çırağı, geleceğin belirsizliğinde, iş güvencesizliğinde, sağlık hizmetsizliğinde, yetersiz beslenme hatta açlık tehlikesinde, “hayatta kaldığınıza şükredin” ifadesinde birleştiren bir kavramdır “prekarya.”  Siyasetin dolambaçlı labirentinden nemalanmayan her çalışanın, meslek erbabının aynada gördüğüdür; taşıdığı devrimci potansiyel, Haziran 2013 ayaklanmasının şiddetinden, Kenya’da (Mayıs 2026) ve Suriye’de (Eylül 2026) bile akaryakıt zammına karşı sokağa dökülen yüz binlerin öfkesinden, şu anda İspanya’nın 50 kentinde aynı anda patlak veren “konut krizi” protestolarından, Fransa’nın başta Paris olmak üzere on ayrı şehrinde yükselen, yakında bütün Avrupa’ya, giderek bütün kapitalist ülkelere yayılacak olan alevlerden, isyan dalgalarından anlaşılmaktadır.

Neyse, konudan sapmayalım…

Sayın Reis-i Cumhur’un Türkiye’yi bir anonim şirket gibi yönetmek istediğini söylediği tarih, 14 Mart 2015’tir. Balıkesir Ekonomi Ödüllerini Takdim töreninde şöyle demiştir: “Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir. Bu ülke bu şekilde sıçrayamaz.”

Ve ülke sıçradı. O sırada büyük bir aydınlanma olmuş,   17-25 Aralık 2013’te  halk “Sıfırla!” sesiyle uyanmış fakat yerinden doğrulamamış, Rıza Zarrab’la karşılıklı olarak söğüşleşen  İçişleri, Ekonomi, Çevre Şehircilik ve Avrupa Birliği Bakanları şafak baskınlarıyla gözaltına alınıp kelepçeli olarak adliyeye sevk edilecek yerde sessizce istifa etmiş, TBMM Soruşturma Komisyonu  bakanların  Yüce Divan’da yargılanmalarına gerek olmadığına hükmederek  ve Savcılık takipsizlik kararı vererek  dosya kapatılmış; bundan sadece iki yıl önce, 11 Şubat 2011 günü Silivri’de  10. Ağır Ceza Mahkemesi, aralarında generallerin de bulunduğu  163 Kemalist subay hakkında tutuklama kararı vermiş, subaylar “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,” diye marş söyleyerek cezaevine götürülmüşlerdir.

Bütün bu tuhaf olayların Anonim Şirket’te yarattığı olağanüstü özgüven patlamasını, “dokunulmazlık” algısını, “Bunları atlattıysak her şeyi yaparız” haleti ruhiyesini düşünün!   

2017 Anayasası bu muazzam özgüvenin ürünüdür.   Açın bakın Anayasa’nın 104. Madde’sine!  Oradaki yürütme, atama, kararname çıkarma, kanun yayınlama yetkileri Osmanlı Padişah’ında, Danimarka ya da İngiltere Kralı’nda bile yoktur.  Hitler’in, Mussolini’nin, Franco’nun yetkileri de ancak bu kadardı, lakin kanlı boğuşmalarla, büyük mücadelelerle elde edilmişti.

Burada hiçbir mücadele olmadı. “Göklerden gelen karar” dışında çekinecekleri bir şey de kalmamıştı. O karar da vekâleten icra ediliyordu.  2017 Anayasa Referandumu’ndan önce “millî anayasa” diyerek ortaya çıkanlar, hiçbir zorlama ve baskı olmadan kendi konfor alanlarına sebepsiz yere ürkmüş serçe sürüleri gibi dağılıp ortadan kaybolmuşlardı.

Fakat bu tuhaf olaylar, daha da tuhaflaşarak devam etti.

Anonim şirket, iktisaden ve manen (ideolojik olarak da diyebilirsiniz) iflas etti, seçmeni yabancılaştırdı, inandırıcılığı kalmadı.  Buna rağmen son bir altın vuruşla (buna yeni anayasa diyebilirsiniz) yeni bir başlangıç yapmak, bunun önşartı olarak bir seçim daha kazanmak için, her defasında birkaç tomar daha ekleyerek paraları bir jonglör gibi atıp tutarak çoğaltan unsurların derin para havuzuna güveniyordu. Fakat havuz birden patladı, Devlet’in finans kaynağı ortalığa saçıldı, açgözlü zengin bürokratların saadet zinciri koptu.

Peki bunu kim yaptı? Bilmiyoruz.  Geleceğin tarihçileri bilecek. Yıllardır dönüp duran dönme dolabın çarkına içeriden ya da dışarıdan birilerinin çomak soktuğunu, Sayın Saray’ı büyük ve elim bir çaresizlik içinde bıraktığını anlıyoruz.

Bu seferki kriz öncekilere benzemiyor.  Fon krizi denilen bu geniş yolsuzluğun açığa çıkış tarzı, Saray’ın kendi iç işlerinde vahim bir inisiyatif kaybına uğradığını gösteriyor. En zayıf olduğu anda en yükseğe sıçramak için kuvvet toplarken gelen bu darbeyi, nihai ve kaotik bir çöküşün başlangıcı olarak görmek gerekir.

Fakat hızını alamayarak duvara doğru koşanlar henüz bunu idrak edemediler. Merkezin sağlam olduğunu sanıyorlar. Muhalefet partilerinin milletvekilleri, belediye, il ve ilçe başkanları AKP rozeti takmak için kuyrukta bekleşiyorlar.  Güç ve para orada. Bütün ak ve kara paralar orada toplanıyor ve oradan dağıtılıyor.

Kısa vadeli hesap, dar görüş, ahlaksızca yozlaşma ve fikirsizlik, birkaç istisna dışında siyasî toplumun neredeyse tamamını esir almış. Hep birlikte, çoğalarak yükseliyorlar.  Kütle ne kadar büyür ve yükselirse, düşüş o kadar hızlı, çarpma etkisi o kadar şiddetli olur. Yazının başında da belirttiğim gibi, sorun yapısaldır. Ertelendikçe büyüyecektir.  Kısmî ve geçici çözüm yoktur.

Sistem ancak makyajını tazeleyebilir, kendisini temizleyemez. Temizlemeye kalkarsa, fıkradaki adam gibi olur. Hani adam kirlerinden arınmak için hamama gitmiş, keselenmeye başlamış, keselendikçe ufalmış, sonunda yok olmuş…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *