DARBELERİN AMACI VE YÖNTEMİ

Yavuz Alogan

Her askerî darbenin bir amacı, bir de yöntemi vardır. Yöntemin amaca uygun olması gerekir.

Mesela 12 Mart’ın amacı Türk milletine bol geldiği düşünülen, bazılarının fazla müstehcen bulup üzerine şal örtülmesini istediği 1961 Anayasası’nı değiştirmekti.  Yöntemi ise Gladyo/Kontrgerilla  rehberliğinde sola açık basını ve her türlü yasal devrimci örgütlenmeyi baskı altına almak, yazarları ve sendikacıları işkenceyle yıldırmak, radikalleşen genç öğrencileri seçerek sokakta öldürmek, cezaevi avlusunda asmak ya da topluca imha etmekti.

TBMM ve Cumhuriyet Senatosu’na dokunmadılar, çünkü Anayasa’yı onlar değiştirecekti. Nitekim değiştirdiler.  1971 ve 1973’te yapılan değişikliklerle Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) kuruldu, üniversitelerin özerkliği kısıtlandı, TRT’nin özerkliği kaldırıldı, Adalet Bakanlığı’nın yetkileri artırılarak yargı bağımsızlığı biraz budandı.

12 Eylül’ün amacı ise iktisadi ve sosyal yapıyı değiştirmek, ekonomiyi küresel piyasalara açmak ve özelleştirmenin önündeki engelleri kaldırmaktı. Sermayeyi emek karşısında orantısız biçimde güçlendirdi.  Bütün bunların reçetesi 24 Ocak Kararları’yla darbeden bir yıl önce zaten hazırlanmıştı. TBMM’yi ve Cumhuriyet Senatosu’nu kapattılar, çünkü ideolojik bileşimi nedeniyle bu iki meclis yeni iktisadi ve sosyal politikaların ruhuna uygun yeni bir anayasa yapamazdı. Bir Danışma Meclisi kurarak   anayasa yaptırdılar.

12 Eylül Cuntası’nın yöntemi değişikti. Siyasî partileri kapattılar fakat parti başkanlarına şefkat gösterdiler. Gecikmiş sadakatinden kuşku duymadıklarını “Liderler hapisanesi”nde ya da Hamza Koy’da  misafir ettiler. Solcu ve ülkücü öğrencilere ve devrimci kadrolara ağır işkence uygulayan “Değerlendirme Araştırma Laboratuvarı” gibi traji- komik ismi olan illegal merkezler kurdular.  Önceki dönemin siyasîlerini yeni rejim için bekletirken, ülkenin en bilinçli ve fedakâr evlatlarını Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’nde yer alan sözleriyle “sayyâd-ı bi-insâfa” (insafsız avcıya) teslim ettiler, böylece ölümcül bir sukûnet sağladılar.

Bu iki darbe, aslında 27 Mayıs Devrimi’nin rövanşıydı. İkisi de 61 Anayasası’nı hedef aldı. 27 Mayıs Devrimi’nin amacı  ise  seçimle oluşan siyasî iktidarın, yürütme gücünü kullanırken Devlet denetimine tabi ve Anayasa’ya harfiyen bağlı olmasını sağlamak, siyasî toplumu güçlendirmek için hak ve özgürlükler alanını genişletmekti. Yöntemi klasik ihtilâl yöntemiydi. Fakat ihtilâl hukukunu uygulayacak yerde Yassıada Mahkemesi kurarak eski rejimi  mevcut  Ceza Kanunu’na göre yargılaması ve dış baskılara direnemeyerek erken bir tarihte genel seçimlerin yolunu açması etkisini azalttı ve ihtilâlci kadronun bölünmesine yol açtı.

AKP iktidarının zamana yayılan sivil darbesi 12 Eylül’ün yarattığı ölümcül sükûnet ortamında doğdu ve gelişti.  Emperyalist Batı’nın Türkiye’nin devletçilikten ve Kemalizm’den arındırılmasını öngören plan ve programının, “Yeşil Kuşak” stratejisinin  uygulayıcısı oldu.

12 Eylül generalleri 24 Ocak Kararları’nı masanın üzerinde hazır bulmuşlardı. Sayın Reis de Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomi” programını Başbakanlık masasının üzerinde buldu ve virgülüne dokunmadan fakat zaman içinde aşırı abartılı biçimde, ülkenin bütün kurumlarını tahrip ederek, kaynaklarını kendi taraftarlarına ve yabancı sermayeye yağmalatarak uyguladı.  CHP dâhil bütün siyasî toplumun bağrına bastığı, neoliberal iktisat politikalarının tıkandığı noktada Ecevit’in yardıma çağırdığı Kemal Derviş geçmişin kalıntılarını temizlemiş ve   kamucu iktisat politikalarının tabutuna son çivileri çakmıştı. Defin işlemini AKP yaptı.

Zamana yayılan ve askerî olmayan AKP darbesinin yöntemi de çok değişikti.  Yaygın işkence, sokakta adam kurşunlama, idam, sürgün gibi şeyler olmadı -yukarıda Allah var!  Buna gerek de yoktu. Yeni iktidar mevcut Anayasa’yı rafa kaldırarak cemaat ve tarikatleri tam bir serbestlik içinde zenginleştirmek, laik kesimi ise ısrarlı demokrasi vaatleriyle avutmak/aldatmak gibi bir yöntem izledi.

Ancak bu açık yöntemin yanında örtülü bir başka yöntem vardı. CIA  1950’lerden beri özenle yetiştirip güçlendirdiği, Komünizmle Mücadele Derneği’nde örgütlediği bir casus şebekesini özellikle TSK’nın sert ulusçu Kemalist kabuğunu kırmak için   harekete geçirmişti. 

AKP bu illegal örgüte “istediği her şeyi,” her türlü desteği verdi. Geleceği bu örgütün başarısına bağlıydı. Fakat örgüt CIA’nın kendisine verdiği görevle yetinmedi, cemaat adı altında eğitimden (“Altın Nesil”) medyaya uzandı, işadamları derneği (TUSKON) gibi yapılar kurdu, “Kimse Yok mu?” derneği gibi kuruluşlarla muazzam paralar (himmet!) topladı, böylece toplumsal tabanını genişletti; Papa’ya mektuplar yazarak, hatta Papa II. Jean Paul’le bizzat görüşerek, “dinlerin kardeşliği” gibi Millî Görüş’e ters düşen “acayip” hareketler yapmaya başladı.  Bunun üzerine Reis örgütün kuyruğunu çekmeye ve yolunu kesmeye karar verdi. Ne parayı ne de iktidarı paylaşabilirdi.

Fetö dersanelerini kapatarak başladı. Tasfiye edileceğini anlayan örgüt 15 Temmuz 2016 akşamı, elbette CIA’nın operasyonel gücüne güvenerek, İtalyanca deyimle bir “salto di morte” (ölüm taklası) atmaya teşebbüs etti, emekli ya da muvazzaf Kemalist subayların ve halkın kahramanca direnişiyle yerle bir oldu, ezildi ve vurucu  gücünü kaybetti.

“Salto di morte” deyince aklıma geldi, İtalyan gazeteci Curzio Malaparte, “Darbe-i Hükümet Sanatı” adlı kitabında, hükümet darbelerinin daima iktidara en yakın, hatta onunla iç içe olan kişi ve gruplar tarafından yapıldığını söylemiştir.  Uzakta olanlar isyan ve ayaklanma kategorisine girer ve genellikle iç savaşla sonuçlanır.

Neyse, konuyu dağıtmayalım…

FETÖ örgütü AKP’yle iç içe geçmişti; AKP’den ayıklanması mümkün değildi, nitekim şimdi de mümkün değil. AKP’nin ve siyasî toplumun içine yerleşen bu bakteriyi öldürecek ideolojik/programatik antibiyotiği Saray’ın kendi laboratuvarında üretmesi imkânsız. AKP ve Fetö aynı ortamın (Écurie) atları. Genetik yapıları aynı. Serveti ve iktidarı paylaşamamış olmaları aynı amaç ve ideale sahip olmadıkları anlamına gelmiyor.

15 Temmuz darbe girişimi elbette “tiyatro” değildi. Tiyatro oyununda sahici silah patlamaz. Sahici silahların patladığı bir ortamı bir rejisör gibi sahneye koyup yönetemezsiniz, oyuncuların çatışma ortamında muhtemel davranışını önceden kestiremezsiniz. Beklenmedik şeyler olur. Silahla tehlikeli bir oyun kurmayı kimse göze alamaz.

Bütün bunlar bir yana, 15 Temmuz’un öncesinden bugüne kadar yaşanan süreç dikkate alındığında, Sayın Reis’in üstün politik zekâsı ve taktik manevra kabiliyeti  ortaya çıkıyor. En olumsuz durumları en olumlu sonuçlar verecek şekilde manipüle etme becerisi olarak niteliyebileceğimiz bu yetenek sayesinde, bir gücü (ideolojik kabuğu sert TSK)  tasfiye etmek için bir başka gücü (CIA/Fetö) kullanabiliyor, sonra tasfiye edeni tasfiye ederek daha önce tasfiye edilenlerle (Reis’ten medet uman etkisiz Avrasyacılar) geçici bir ittifak kurabiliyor; taraftar kitlesinin azaldığını, metal yorgunluğundan ve aşırı beslenmeden mustarip  partisinin zemin ve seçmen kaybına uğradığını  anladığı anda ABD/CIA’ya (yoksa Gladyo mu demeli?)  yaslanarak bu kez tasfiye edeni tasfiye ettikten sonra tasfiye edilenlerle kurduğu geçici ittifakı bozup hedefe doğru, bu kez meşruti olmayan bir monarşi kurma niyetiyle Trump’ı da arkasına alarak yoluna devam edebiliyor.

Fakat artık bu yavaşlatılmış karşıdevrimin sonuna gelindiği anlaşılıyor. Yorulan, dağılan, obezleşen, canhıraş bir son mücadele için seferber edilmesi giderek zorlaşan siyasî parti (AKP) Saray için artık uygun bir politik aygıt değil. Ölü atı kamçılamak faydasız. Bir zamanlar elbette idealist olan siyasî İslamcılar risklerden uzak durarak  kendi köşelerinde paralarını yemek istiyorlar. Mücadele değil anayasal güvence istiyorlar.  Siyasî parti olarak AKP zaten iktidarda değil; iktidarda olan Saray, onun dışarıdan atadığı bakanlar, danışmanlar, uzmanlar, birbiriyle rekabet eden hanedan mensupları. Meclis’teki AKP grubunun tasdik makamı olmanın ötesinde işlevi yok. Aslında Cumhuriyet tarihinde ilk kez TBMM’nin de işlevi yok.

Bu yapıyla milleti ümmet olarak tanımlamak, yeni bir alt-emperyalist (ya da taşeron) Kürt-Türk-Arap federasyonu kurmak, devleti monarşi olarak tanzim etmek gibi fantazmagorik hedeflere ulaşmak ve bütün bunları her türlü muhalefeti tutuklayarak, dağıtarak baskı altına alarak yapmak kesinlikle mümkün değil. Elindeki baskı aygıtları yetersiz, endoktrinasyon eksik.

Yavaşlatılmış darbeyi hızlandırmak için Saray’ın içeride dayanak noktası olarak kullanabileceği tek güç devlet bürokrasisinin özenle seçilmiş bir bölümü; daha daraltılmış bir ifadeyle, birkaç yargıç/savcı ve kolluk gücü.

Önümüzdeki aylarda “erken ve adil/hilesiz/baskısız seçim” talebinin ülkenin tamamına bir orman yangını gibi yayılacağı ve Saray’ın bir noktadan sonra bu talebi kabul etmek zorunda kalacağı anlaşılıyor.  Bu talebe her kim öndelik ederse etsin, desteklemek gerekir. Fakat Saray inadım inat kapım iki kanat tutumuna girerse, tarihsel olarak diktatörlükten çıkış süreçlerinde, 1981’de İspanya’da, 1986’da Filipinler’de, 1974’te Yunanistan ve Portekiz’de, 2020’de Şili’de görülen dinamiklerin harekete geçtiğini göreceğiz.  Tarih aynı zamanda bir laboratuvar gibidir, aynı ortamda, aynı koşullarda, aynı maddelerle yapılan deneyler aynı sonuçları verir.

Fakat esas mesele iktidar değişikliği değil. 12 Mart, 12 Eylül ve yavaşlatılmış Saray darbesi Türkiye’nin kırılgan olduğunu, kurumlarının zayıf, toplumsal direncinin yetersiz oluğunu gösterdi. Bu süreç boyunca Devlet giderek sermaye tarafından işgal edildi ve nihayet mevcut rejim siyasî toplumdan ve halktan uzaklaşmış bir tür mafyaya dönüştü. Sadece siyasî değişim değil, yapısal bir dönüşümün de gerekli olduğu anlaşıldı. Bu dönüşüm bir sonraki adım olabilir. Öncelikle  her türlü ilerlemenin önünü tıkayan, halkı baskılayan ve uzlaşmaz çelişkilerle bölen, ekonomiyi, eğitimi ve sağlık sistemini artık yönetemeyen, meşruiyetini halktan değil ABD’nin şimdiki dar yönetici kadrosundan alan  mevcut iktidar yapısının değişmesi gerekir.  

Ekonomiye devlet müdahalesinin arttığı, bazı ülkelerin bir tür savaş ekonomisine geçme çabası gösterdiği, küreselleşmenin sona erdiği, neoliberal iktisat politikalarının giderek terk edildiği bir dünyada Türkiye, kritik sektörlerden başlayarak özelleştirilen varlıkları kamulaştırmak, planlı ekonomiye geçmek ve ekonomik büyümeyi toplumsal kalkınmayla ilişkilendirmek, yeterince demokratik olmasa da laik sosyal bir hukuk devleti olmak zorunda kalacak. yalogan@gmail.com