HERKESİN HERKESLE SAVAŞI

Yavuz Alogan

İçeriden ve/ya da dışarıdan denetlenmeyen her sistemde yozlaşma birleşik kaplar teorisine göre işler. Şiddet, hırsızlık, yolsuzluk, hoyratlık, ahlaksızlık, cehalet ve ahmaklık seviyesi zamanla bütün kurumlarda eşitlenir.

Kendisini kuran denetimsiz bir sistemi, o sistemin getirdiği kurallara göre örgütlenen, sistemin çıkardığı yasalara itaat eden muhalif siyasetlerle değiştirmek imkânsızdır.  Sistemin aslî failleri doğal ya da siyasî olarak tasfiye olsalar bile sistem varlığını sürdürür ve kendisini muhalefetiyle birlikte yeniden üretir.

Sistem birleşik kaplar teorisine göre işlemesinin yanı sıra, boyacı küpü gibidir.  Adlî kurumlardan sivil toplum örgütlerine, eğitim kurumlarından siyasî partilere ve hemşeri derneklerine, hatta ailelere kadar kamusal ve sivil her yapı aynı boyanın rengiyle kirlenir.

Böyle bir sistemde her türlü mücadele kendi kompartmanına, kendi kabına hapsolur. Yozlaşmanın seviyesi bütün birleşik kaplarda eşitlenirken, her türlü mücadele girişimi birbiriyle iletişimi olmayan ayrı kaplar içinde gerçekleşir. Bir kapta verilen mücadeleye öteki kaplarda mücadele edenlerin katılması neredeyse imkânsızdır. Kendi aralarında güç birliği oluşturmaları şöyle dursun,  yaptıklarından, düşündüklerinden haberdar olmaları bile çok zor ya da tesadüfidir. İtiraz ya da muhalefet eden herkes kendi avlusunda kendi yağıyla kavrulmaktadır.

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinin mücadelesi fakülte avlusuyla sınırlıdır; DİSK tek başına “vergide ve gelirde adalet” için İstanbul’dan Ankara’ya yürümüştür; Avukatlar Anayasa Mahkemesi’ne tek başlarına sahip çıkmışlar, öğrenciler KYK yurtlarını tek başlarına protesto etmişlerdir…  Kamuoyu resmen ilga edildiği ve toplum vicdanı susturulduğu için, kimse sesini bir diğerine duyuramamaktadır.

Her mücadele odağı yalnızdır; kendi kabının içinden bağırmaya devam eder fakat sosyal ve sosyal olmayan medyanın yapay gündemlerle çıkardığı gürültünün içinde sesleri kaybolup gider.

Oysa tam tersi olmalıydı.

Yozlaşma ayrışık kaplarda saptanmalı ve tecrit edilmeli, mücadele ise birleşik kaplara yayılarak çoğalmalı ve ortak bir programda birleşmeliydi. Sistem yozlaşmayı bütün topluma yaymak, sistemin dışından gelen fiili ya da olası her türlü muhalefeti görünmez ve duyulmaz hâle getirmek için her türlü önlemi yirmi yıl boyunca adım adım alarak yerleştirmiş, bekçiliğini bizzat üstlenmiştir.  

Peki sonunda ne olabilir?

Sonunda sistem, birleşik ya da ayrışık kapları birbirinden ayıran bütün duvarların yıkılmasıyla, tam bir kaos içinde kaçınılmaz biçimde çökecektir. Bir kez başlayan ve giderek kusursuz bir fırtınaya dönüşen  kaos  toplum kendi içinden yeni bir Kurucu İrade çıkaramadığı sürece devam edecek ve sadece sistemi değil,   onun şiddetini, hırsızlığını, yolsuzluğunu, hoyratlığını, ahlaksızlığını, cehaletini ve ahmaklığını taklit eden, kendi içinde yeniden üreten resmî ve sivil  bütün kurumları parçalayacaktır.

Devlet’in adaleti, eski deyişle “kanun nizam hâkimiyeti” ortadan kalktığında insan doğası hükmünü icra eder ve Thomas Hobbes’un  372 yıl önce “Bellum omnium contra omnes (herkesin herkesle savaşı)” dediği durum kaçınılmaz olur.

Çorlu tren kazasında evladını kaybeden annenin mahkeme kapısında “Bu ülkede hukuk var, adalet var, yerine getirecek makam yok!” sözü, tatlı su hukukçularının her türlü kitabi mütalâa ve mülâhazasını ezen en saf savaş çığlığı, hakikatin acı çeken insan yüreğinden kopan en somut ifadesidir. Bu sözün üstüne kimse “Türkiye bir hukuk devletidir, şöyledir, böyledir…” diye söze başlamasın, yalan söylemesin.

Siyasî iktidarın çevresinde topladığı yiyicilerle birlikte halkın malına mülküne, aşına işine, istikbaline çökmesi; siyasî partilerin içinde el çabukluğuyla kaybedilen ya da genel başkan eliyle yandaşlara  poşet içinde dağıtılan milyonlarca lira; yozlaşmış futbol adamlarının pastanelerde üçkâğıtçılara teslim ettikleri milyon dolarlar; kara para aklayan şirketlerin her gece televizyon kanallarında teşhir edilen görkemli ve sefil görgüsüzlüğü,  “Komançero” gibi fantastik isimler taşıyan uluslararası bağlantılı uyuşturucu çetelerinin akıl almaz serveti… Öte yanda, yemeğinden kurt çıkan, bakımsız asansörlerde can veren aç üniversite öğrencileri; bu yılın ilk dokuz ayında öldürülen 234 kadın; Mekke saatiyle karanlıkta kalkıp beslenme çantası boş çocuğunu pahalı servis minibüsüne yetiştiren ana babalar; simit alacak parası kalmayan emekliler; kalp krizi geçiren işçinin cesedini  maden ocağının kaçak çalıştığı duyulmasın diye patronun adamlarıyla birlikte yakan  işçiler; Mart seçimlerinden sonra tam bir yoksulluk, açlık ve sefalet beklentisiyle tedirgin emekçiler… Ve artık şaşırmayan, yaşananları kanıksayan, giderek normal karşılayan fakat her gün kendi hayatında ezilen, kahrolan sıradan yurttaşlardan oluşan muazzam bir seyirci kitlesi…

Bütün bunlar yaklaşan çatışmanın habercisidir.

Çatışmanın üç tarafı var: “Herkes çalıyor amk, ben niye çalmayayım,” diyenler; “intikam duygusuyla güdülenenler” ve nihayet “bu sistem yıkılmalı, yurttaş haysiyetine uygun yeni bir rejim kurulmalı” diyenler. Üçüncü grubun ilk iki gruba nazaran azınlıkta olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli sahici devrimciler, her zaman, devrimlerden sonra bile azınlıkta olmuşlardır.

Tuzla Piyade Okulu’nda polis ve jandarmanın araya girmesiyle yatıştırılan Atatürk resmi kavgası ve  İsmailağa Cemaati’nden yükselen “Vakti zamanı iyi değerlendirebilirsek Türkiye’de bir devrimin olmaması için  sebep yok” sözü, kimsenin kaçamayacağı çatışmanın hatlarını ortaya koymaktadır.

Çatışma elbette ideolojik ve politiktir. Fakat çatışma hatları muntazam değildir; iç içe geçmiş ve dağınıktır.

Başta da dediğimiz gibi, sistemin yasalarına itaat ederek ve kurallarına uyarak sistemi değiştirmek ya da yıkmak imkânsızdır. Öte yanda sistemin efendileri çıkar çatışmalarıyla ve görülmemiş derecede tutarsız söylemleriyle kendi içlerinde paramparça oldukları için,  sistem kendisini yenileme, söz gelimi yeni bir anayasayla kendi kuruluşunu konsolide etme,  sağlama alma imkânını kaybetmiştir. Yıktığı şeyin yerine yenisini koyma kabiliyetini haiz değildir.  Çatışmanın kaynağı çatışmayı önleyemez; bizzat yarattığı canavarı, toplumun geri kalan kısmına saldırmaya, onu yıldırmaya hazırlanan canavarı ve onun karşıtlarını, kriz derinleştiğinde kendi bekçileriyle durduramaz; bizzat böldüğü parçaladığı baskı aygıtlarının birliğini sağlayamaz.   

Herkesin içten içe derinden hissettiği “nihai hesaplaşma” vakti, çatışmanın yüzeye çıkarak kaosa dönüşeceği, herkesin herkesle savaşa sürükleneceği andır.

Kaosu beklemeden Devlet’in restore edilmesi, bütün demokratik kurum ve kurallarıyla, normları ve gelenekleriyle yeniden inşa edilmesi, denge/denetim mekanizmalarının yeniden kurulması; Devlet’in siyasî iktidarlardan ve siyasî kadrolardan ayrışarak adaleti ve toplumsal mutabakatı sağlaması zorunludur. Veryansın, 26. 11. 2023