“BATI’NIN ÇÖKÜŞÜ”

Yavuz Alogan

1990’larda sınırsız sömürü ve sonsuz sermaye birikimi hayaline kapılan kapitalizmin insanlığın bütün değerlerine yabancılaştığı gerçeği Münih Güvenlik Konferansı’nda en müstehcen hâliyle gözler önüne serildi.

Batı, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ağzından, tarihin sona ermediğini, devam ettiğini (çok şükür!) ilan etti. Sosyalizm gerçek bir tehdit olmaktan çıkınca zafer sarhoşluğuna kapılmışlardı; liberal demokrasinin yeryüzüne yayılacağına, ticaret bağlarının ulus-devletleri aşacağına, kurallara dayalı düzenin millî çıkarların yerini alacağına ve sınırların kalkacağı bir dünyada herkesin dünya vatandaşı olacağına inanmışlardı.  Rubio’ya göre bu, “aptalca bir fikir”di.  İnsan doğasını ve beş bin yıllık tarihi hiçe saymışlardı ve bu onlara çok pahalıya patlamıştı.

Rubio’nun bu sözlerinin gerisinde, Sosyal Darwinizm’in olanca dehşetiyle sırıttığını herkes anladı: insan doğasının gereği olarak zayıflar ve uyumsuzlar tasfiye olacak, yapay zekâyla bütünleşen seçilmiş üst insan (übermensch) dünyaya hâkim olacak.

Rubio küreselleşmenin sona erdiğini ilan etti: “Sözde küresel düzeni artık halkımızın ve uluslarımızın hayati çıkarlarının üzerine koyamayız.” Yani diyor ki zayıf ulusların kaderini güçlü uluslar belirleyecek, hayati çıkarlarımız söz konusu olduğunda onların ulus-devlet olarak var olmalarına izin vermeyeceğiz. Küresellik yok artık, sadece biz ve onlar var.

Uluslararası hukuk da artık geçerli değil. “Mükemmel bir dünyada yaşamıyoruz,” dedi Rubio. “İstikrarımızı tehlikeye atanların, rutin olarak bizzat ihlal ettiği uluslararası hukuk soyutlamalarının arkasına sığınmalarına artık izin veremeyiz.”  Güçlünün kendi özel hukukunu güçsüze dayattığını, sözleşmeye dayalı uluslararası hukuk kurallarının, deniz hukukunun, ceza hukukunun, insan hakları hukukunun vs, bütün uluslararası kurum ve kurallarla birlikte çöp sayıldığını anlıyoruz.

Ve nihayet Marco Rubio, Birleşmiş Milletler düzeninin de sona erdiğini açıkça ilan etti.   Birleşmiş Milletler (BM) her ne kadar “dünyada iyilik için bir araç olma” potansiyeline sahip olsa da, “Tahrandaki radikal Şii din adamlarının nükleer programını önlemede” güçsüz kalmış, bu sorunu Amerikan B-2 bombardıman uçakları çözmüştü. BM’nin aczini kanıtlamak için Rubio, Gazze’yi, Ukrayna’yı örnek gösterdi. Yugoslavya’nın parçalanmasına da değinebilirdi, unuttu herhalde. Özetle, sorunlar artık BM’nin “iyilik potansiyeli”yle değil, “Amerikan liderliği”nde güçlülerin ittifakıyla ve elbette Amerikan silahlarıyla çözülecekti.

Peki bu yeni duruma ne diyeceğiz?

Klasik sömürgeciliğe dönüş, yeni-sömürgecilik ya da en yeni sömürgecilik gibi kavramlar yetersiz.

Eric Hobsbawm klasik sömürgecilik döneminin 1956 Süveyş krizi sırasında, ABD ve BM yaşlı kıtanın (İngiltere ve Fransa) emperyal girişimini önlediği vakit sona erdiğini söyler. Avrupalıların bu acı gerçeği tam olarak idrak etmeleri zaman almıştır. Birkaç yıl sonra Samir Amin, Charles de Gaulle’ün “Büyük Fransız Sahrası” rüyasından Cezayir direnişiyle uyandığını (1962) söyleyecekti.

Klasik sömürgeciliğin yerini ABD önderliğinde yeni-sömürgecilik almıştı.

Yeni-sömürgecilik döneminde Batı azgelişmiş denilen ülkelere sermaye ve kısmen teknoloji ihraç etmeye başladı, siyasî bağımsızlığını kazanan eski sömürge ülkeler ve yeni-sömürgeler Batı’nın desteğiyle toplumsal ve iktisadi kalkınmanın, Batı’ya benzemenin mümkün olduğu yanılsamasına kapıldılar.  BM kurumları (Dünya Bankası, IMF vs) bu yanılsamayı hem yarattı, hem körükledi, hem de denetledi.

Bugün hiçbiri hayatta olmayan, Sweezy, Baran, Magdoff, Amin, Wallerstein, Mandel gibi Marksist iktisatçılar, yeni-sömürgecilik ile toplumsal ve iktisadî kalkınmayı birleştiren kavramların yarattığı yanılsamayı açığa çıkarmak için ciltler dolusu kitap yazdılar. İktisatçı Paul Baran, “Büyümenin Ekonomi Politiği” adlı kitabında, sözde bağımsız azgelişmiş ülkelerin iktisadi kalkınma sandıkları şeyin aslında tekelci kapitalizmin bu ülkeleri sömürerek içten içe çürütmesinden ibaret olduğunu yazdı.

Ancak klasik ve yeni-sömürgecilik kuralsız değildi.  Bir İngiltere Kralı, ABD Başkanı ya da Avrupalı bir liderin çıkıp da bütün dünyaya, narsist Trump hödüğü gibi, “İstediğim ülkeyi yok ederim, ekonomilerini batırırım, onlara ambargo uygularım, her şeyi yapmaya yetkim ve gücüm var,” diye seslenmesi düşünülemezdi. Bu Hitler’in sesiydi, 1939’da yükselmiş, 1945’te susturulmuştu.

Klasik sömürgecilik döneminde Britanya bir hâkimiyet aracı olarak kendi parlamenter sistemini ve kendi kurumlarının benzerlerini sömürge ülkelere aktarmayı çalıştı, sömürüsünü ve zorbalığını kendi Sömürge Yasaları’na uydurdu; kaynakları yağmalarken örnek topluyor, tarih araştırmaları yapıyor, bilimsel veri oluşturuyordu. Olanca vahşetine rağmen köle ticaretinin bile yasalarla belirlenmiş kuralları vardı.

Yeni-sömürgecilik uluslararası hukukla çevrelenmiş olarak, BM düzeni içinde sürdü. Batı, dünyanın geri kalanına, az gelişmişlik olgusuna bugünkü gibi kayıtsız değildi.   Ülkeler arasındaki servet farklılaşmasının yarattığı sorunlar, yoksul ülkelerdeki açlık, eğitimsizlik ve sefalet, en azından Komünizm’e karşı verilen mücadelenin parçası olarak görülüyordu.

Günümüzde böyle kaygılar yok. Gazze’deki Filistinli çocukların eğitimsizliği ve sefaleti, Afgan kadınların köle pazarında satılması, etnik ve dinî boğazlaşmalar, sefalet, cehalet, açlık; bütün bunlar, Batı’nın gündeminde değil.

Tarihsel faşizmin ABD merkezli yeni bir türü oluşuyor. İdeolojisi kapitalizm, dini Yahudi-Hıristiyanlık, örgütlenme tarzı militarist, yöntemi savaş ve yağmacılık olan emperyal bir faşizm dünyaya saldırmaya hazırlanıyor. Faşizm, Batı’nın insanî çöküşüyle açılan derin bir kültürel boşlukta boy veriyor.  

Bu yeni faşizmin Marco Rubio’yu ayakta alkışlayan neo-liberallerde içten içe dehşet duygusu yarattığını fakat Avrupa çapında bütün neo-Naziler’de, her türlü ırkçı faşistte derin bir sempati uyandırdığını, meczup Aleksandr Dugin’in Yeni Roma nostaljisiyle, IV. Reich’ı savunan “dördüncü politik teori”siyle de örtüştüğünü özellikle belirtmek gerekir. (Malûm III. Reich, Hitler’in Avrupa’da kurduğu Nazi İmparatorluğu’nun adıydı.)  Bu yeni uluslararası faşizm yeryüzünde bağımsız, ekonomisi ve orduları güçlü, halkı eğitimli tek bir ulus-devlet kalmayana kadar savaşmaya, dünya nüfusunu azaltmaya kararlı görünüyor.

Kadim çarlık ve hanlık geleneklerine dayanan Rusya ve Çin’in tarihsel olarak ve siyasî kültürel bakımdan yeni bir dünya düzeni kurma kapasitesine sahip olmadığı, nüfuzlarının belirli alanlarda ve bölgesel düzeyde kalacağı açıktır. Karasal/stratejik derinlikleri, nüfus yoğunlukları ve nükleer silahlarıyla savunmada kalacaklar. Rusya eski emperyal alanına yeniden sahip olma yönünde hareketlenme fırsatı kollarken, Çin ticaret yollarıyla küresel ekonomiyi kuşatarak kendisine düşen payı korumaya ya da artırmaya çalışacak.

ABD/AB, Çin ve Rusya birbiriyle doğrudan değil, “dolaylı tutum”la savaşacak.  Her biri diğerleri arasındaki çelişkileri kullanacak. Kendi ülkeleri dışında bütün dünya onların savaş alanı olacak; ülkeleri ve halkları birbirine kırdıracaklar; enerji kaynakları, lojistik merkezler ve güzergâhlar üzerinden askerî ve siyasî rekabeti dünya çapında sürdürecekler. Ancak paylaşımda bir denge sağladıkları zaman yeni bir dünya düzeni aramaya başlayacaklar. “Dolaylı tutum” ve başkalarının kanıyla sürecek bu uzun süreli hibrit savaşın yegâne alternatifi ancak nükleer savaş ve gezegenin insan denilen kusurlu yaratıktan arınması olabilir.  

Oswald Spengler, “Batının Çöküşü” adlı kitabının birinci cildini 1918’de, ikincisini 1922’de yayımladı.  O sırada çok yoksuldu. Rivayete göre tavandan sarkan ampulün zayıf ışığından daha iyi yararlanmak için yemek masasının üzerine koyduğu bir sandalyede oturarak, kışları battaniyelere sarınarak yazdığı kitap, 1929 Buhranı ve Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü sırasında doğrulanmış bir kehanet gibi göründü, büyük etki yarattı.  Spengler, Nasyonal Sosyalist Nazi Partisi’nin habercisiydi fakat asla onların ırkçılığını, öjenik sapkınlığını desteklemedi. 1933’te Hitler’in huzuruna çıkarıldı. Uzun sohbetten hiç etkilenmediğini söyledi. Hitler’in gerçek bir kahraman değil, “kahraman bir tenor” olduğunu, sadece bağırıp çağırdığını özellikle belirtti. Bu görüşlerini Nazi ideoloğu Alfred Rosemberg’e aktarınca dışlandı.  Naziler onu siyaseten işe yaramaz buldular, Alman Akademisi’ne üye yapıp kendi hâline terk ettiler.

  Spengler, kitabında insanlık tarihini bahar, yaz, sonbahar ve kış çevrimlerine böldü. Erken yirminci yüzyıl Almanyasını kış mevsimine yerleştirdi. Bu mevsim kozmopolit kitlelerin tıpkı günümüzdeki gibi büyük kentlerde yoğunlaşması ve yerleşik devlet formlarının çöküşüyle ayırt ediliyordu.

Spengler kötümser değildi. Sonunda baharın geleceğine inanıyordu. Baharın başlangıcı “tarımsal-sezgisel” olacak, insanlık organik olarak var olan siyasî bir yapıyla yönetilecek, kış uykusundan uyanan hayallerle dolu insan ruhu muhteşem bir yaratıcılıkla güçlenecekti. Fakat Spengler kitabı yazdığı sırada dünya nüfusu sadece 2 milyardı. Günümüzde 8,3 milyar.   Azgın güçlerin karşı karşıya geldiği bu kadar kalabalık bir yerde kısa vadede yaz bahar beklemek iyimserlik olur.

Ukrayna Savaşı’nın başında Rus    orkestra şefi Valeriy Gergiev’in Münih Flarmoni Orkestrası’ndan kovulması, soprano Anna Netrebko’nun konserlerinin iptal edilmesi, Batı’nın yeni çöküşünün ilk belirtisiydi.   Batı’nın Dostoyevski, Çaykovski, Tolstoy, hatta mavi Rus kedisine karşı sergilediği düşmanlık ve nefret, Avrupa’nın genetiğinde var olan ırkçılık ve faşizm virüsünün, Ostpolitik teorilerinin, Slavları köleleştirme arzusunun ilk büyük krizde nasıl canlandığını gösterdi.

Marco Rubio’yu ayakta alkışlayan Avrupa kodamanları, yaşlı kıtanın öncekinden daha sert bir buzul kışına sürüklendiğini gösterdiler ve Spengler’in kehanetini bir kez daha doğrulamış oldular. 

İnsanlığı bu kez kurtaracak olan, isyankâr kitlelerin örgütlü itaatsizliği ve bütün sistemleri içeriden felç etme imkânına sahip zeki ve donanımlı bireylerin direnişi olabilir ancak. yalogan@gmail.com

https://yavuzalogan.substack.com/p/batinin-cokusu

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *