Türkiye Derken…

Yavuz Alogan

Türkiye şöyle yapmalıdır, böyle etmelidir, NATO’dan çıkmalıdır, şuradan geçip oraya gitmelidir derken, kime ne söylemiş oluyoruz? Başka deyişle, “Türkiye” derken kastettiğimiz nedir?

 TBMM olamaz. AKP çoğunluğu el kaldırmadıkça yasa çıkmıyor. Saray 14-15 milletvekilini sopa ve havuç göstererek ikna etse, anayasayı değiştirebilir.  Mutlak Butlan’a kilitlenen ana muhalefet partisi var olma mücadelesi veriyor.  Saray, yargı sopasıyla ana muhalefetin iktidara yürümesini önlemekle kalmıyor, ana muhalefet partisinin içinden muhalefet rolü oynayacak yeni bir yönetim (kayyum) çıkarabilecekmiş gibi duruyor.

 Milletvekillerini imtiyaz alanı giderek genişleyen zengin bir konformist zümreye dönüştüren Saray, TBMM’yi de   doğrudan Kral’a bağlı, altında Avam Kamarası (halk meclisi) olmayan, ayrıcalıklı fakat yetkisiz bir tür Lordlar Kamarası gibi yeniden kurgulamaya çalışıyor.

 Peki, “Türkiye” derken bakanlar kurulunu kastediyor olabilir miyiz? Olamayız. 2017’den bu yana bakanlar doğrudan Saray’a bağlı “ofis memurları” olarak çalışıyor. On yedi bakanın hiçbiri milletvekili değil. Halkın oylarıyla oluşan yasama meclisinin dışından, Saray’ın ihtiyaçlarını karşılamak üzere atanıyorlar fakat ağızlarını açtıklarında AKP partizanı olarak konuşuyorlar.

 2017 Anayasa değişikliğiyle askerlerin mesleki liyakatlerinden gelen stratejik aklını sivil siyasetin konjonktürel talepleriyle baskılamak için yeniden tertiplenen, muhtemelen Saray’ın o anki dış politikasını takviye etmek için üretilen belgeleri raporları onaylayan Millî Güvenlik Kurulu, kararları hukuken bağlayıcı olmayan göstermelik bir danışmanlar kurulu olarak faaliyet gösteriyor.

 Devlet’in sapını oluşturan Cumhurbaşkanlığı makamının tıpkı bir üzüm salkımı gibi aşağıya doğru uzanan  bütün devlet kademelerini; üst düzey devlet bürokrasisini (valiler, büyükelçiler, bakan yardımcıları),  Anayasa Mahkemesi üyelerinin neredeyse tamamını, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yarısını ve    HSK üzerinden Yargıtay ve Danıştay üyelerini; ekonomiyi düzenleyen kurumların (MB, BDDK, SPK) başkanlarını ve üyelerini, üniversite rektörlerini, hatta  her biri titizlikle istihbaratın denetiminden geçirilen  ordu komutanlarını  bizzat atadığını biliyoruz.

  Peki kritik kararları kim, nerede nasıl alıyor?  

Bilmiyoruz. Ancak bütün kararların Saray danışmanları, baş danışmanları ve Politika Kurulu üyelerinden oluşan bir Kraliyet Naipler Kurulu’nun, uzman danışmanların derlediği veriler ve yazdıkları raporlar temelinde yaptığı tartışmalarla biçimlendirilerek yüce Riyaset (Başkanlık) makamının tercihine sunulduğunu ancak tahmin edebiliyoruz.

Yüz elli yıldır verdiği özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi asla kesintiye uğramayan Türk milleti bu yapıya nasıl razı edildi?        

  Peki bu yapı, toplamda nedir?

  Daha çok meşruti monarşiyi andırıyor. Fakat sadece andırıyor, zira meşruti monarşide hükümdarın (Monark’ın) yetkileri halkın oylarıyla teşekkül eden Millet Meclisi tarafından kısıtlanır. Meclis, Kral’ın kararlarını denetlemek, icabında geri çevirmek için vardır.  Bizde böyle bir Meclis yok.

 Peki bu yapı meşru mudur?  Yani evrensel hukuka, genel ahlaka, toplum vicdanına; bunlar şöyle dursun, Cumhuriyet’in tarihî teamüllerine, gelenek ve göreneklerine uygun mudur?

 Uygun olmadığını halk 2007’de, 2013’te muazzam eylemlerle gösterdi. 2017’de halk, anayasa mücadelesi vermeye hazırdı. Fakat mücadeleye önderlik etmek için ortaya çıkan çapsızların korkaklığı, basiretsizliği ve son anda Saray’la işbirliği yapan dar bir siyasî kadronun provokatif çalımıyla felç olmaları yüzünden, anayasa mücadelesi başlamadan sona erdi (bunun unutulmasına izin verilemez!).  

 Leviathan benzeri mutlak otoriteye sahip, Moloch ya da Molek benzeri bu görülmemiş yapı sekiz sene içinde bütün Türkiye’yi yuttu fakat sindiremedi, hazımsızlık sancısını çekmek her geçen gün biraz daha yoksullaşan, giderek açlık çeken ve geleceği kararan halka düştü.

 Şimdi biz bu yapının karşısına geçip laiklik ülkenin çimentosudur, Türkiye NATO’dan çıkmalıdır, planlı ekonomiye geçilmelidir, askerî hastaneler ve eğitim kurumları açılmalıdır; aman dikkat, Karadeniz’de Rusya’yla, doğuda İran’la bizi savaşa sokmasınlar fakat Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta haklarımıza sahip çıkalım gibi şeyler söylüyoruz.

Saray oralı olmuyor. Niye olsun? Bu tür şeylerin söylenebileceği, en sert eleştirilerin yapılabileceği bir iki tv kanalı bırakmış; esas olarak sosyal medyada faaliyet gösteren siyasî kişilere ve küçük partilere rahatça içlerini dökebilecekleri bir mıntıka ayırmış. Saray karşıtı faaliyetleri oradan izliyor, denetliyor, icabında bant daraltarak susturuyor.  Dilini yutmuş askerlere zaten soru sorulmuyor, ordu görünmez olmuş, sokakta sadece polis, bekçi ve özel güvenlikçi üniforması göze çarpıyor.

Dokuz milyon Amerikalı “No King” (Krala Hayır) diyerek Trump’ı protesto etti.  ABD ve Avrupa kentlerinde yapılan Filistin’le dayanışma gösterileri İslam ülkelerindeki benzerlerinden hem daha sık hem de daha kalabalıktı.  Kovulan ABD Kurmay başkanı, gerçekten “Bu kaçık (Trump), orduyu felakete götürüyor” dedi mi, bilemiyoruz. Fakat çürümüş, toplumsal yapısı dağılmış dediğimiz, aptal ve cahil bulduğumuz Amerikalı, başındaki kaçığın ülkeyi nereye götürdüğünü anladı ve harekete geçti. Balistik füzelerin düştüğü Telaviv’de İsraillilerin Netanyahu’yu ve savaşı protesto etmek için sokağa çıkmaları; Irak’ın 12 kentinde yüz binlerce Şii’nin SADECE IRAK BAYRAKLARI TAŞIYARAK İsrail-ABD saldırganlığını ve sömürgeciliği protesto etmesi; İran halkının etnik ve dinî farklılıkları aşarak millet olma bilinciyle emperyalizme karşı mücadele etmesi çok anlamlıdır; yeni bir dönemi işaret ediyor.

Bizim halkımız, partizan olmayan asker sivil bürokratlarımız ve entelektüellerimizle birlikte acaba yıllara yayılan kolektif bir algı gecikmesi ya da idrak gerilemesinden mi mustarip?

Neyse, konuyu dağıtmayalım…

 Türkiye’nin mevcut sistemi genel seçimlerle değişir mi? Değişmez. Saray kaybedeceği seçime girmez. Kaybetse bile iktidarı devredemez, bırakmazlar… Belki sistem benzer kadrolar arasında el değiştirir.

 Ancak ne zaman ki sistemin bütün çivilerini ve mıhlarını yerinden oynatacak, vidalarını gevşetecek, yapısını dağıtacak kadar büyük tektonik/jeopolitik kırılmalar meydana gelir ve bunlar halkın sabrının ve dayanma gücünün tamamen tükendiği koşullarla eşzamanlı olur, işte o vakit sistemi değiştirmek mümkün olabilir. Sistemin bütünüyle değişmesi hayatın her alanında arasız devrimleri gerektirecek, gelecek çok uzun sürecektir. yalogan@gmail.com   

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *