KABLOLAR VE ZİNCİRLER

Yavuz Alogan

 “Medeniyetler Çatışması” başlıklı tezini 1993’te yazan Samuel Huntington, ABD Başkanı kisvesine bürünmüş bir enayinin çıkıp “Bu gece bütün bir medeniyeti yok edeceğim” dediğini işitebilseydi, 2008’de başlayan küresel finans krizinin sonuçlarını göremeden girdiği mezarında sevinçle zıplardı.

Huntington’un kitabı, aslında sosyalist sistemlerin çöküşüyle birlikte tarihin sona erdiğini iddia eden (1992) Francis Fukuyama’ya verilmiş bir cevaptı. Emperyalizme hitap ediyordu. “Kaygılanma,” diyordu, “sınıf savaşı ve sosyalizm tehdidi ortadan kalktı ama tarih henüz sona ermedi, medeniyetler ve kültürler çatışmasını bahane ederek daha çok savaş çıkarırız.”

Bahaneler daima gerçeği gizlemek için uydurulmuş mazeretlerdir.  Beni mazur görünüz, şu sebeple savaşmak zorundayım, denir. Fakat hakikatin tunç kanunu değişmez: kapitalizm var olduğu sürece emperyalizm, emperyalizm var olduğu sürece savaşlar sona ermeyecektir.

Fakat bu sefer durum biraz değişik.

İran halkının savaş koşullarında sağlam bir iç cephe kurarak kahramanca direnişi, istikrarsız, güvencesiz ve tehlikeli (precarious) bir ateşkese yol açtı. Tarafların soluklanarak güç toplayacakları bu zaman aralığının uzunca bir ara döneme mi (interregnum), yoksa bütün bölge ülkelerini içine çeken daha geniş bir kara deliğe mi evrileceğini göreceğiz.

 Ancak ABD/İsrail-İran savaşından, şimdilik kaydıyla, iki ara sonuç çıkarmak mümkün görünüyor.

Birincisi, bu savaş küresel kapitalizmin aşırı derecede kırılgan olduğunu kanıtladı. Kırılganlığa yol açan, I. ve II. Dünya Savaşları’nda görülmeyen olgular şunlardır: devletlerin iktisadî alandan çıkması, finans sektörünün aşırı büyümesi (balonlaşma), yüksek teknolojinin nadir elementlere artan bağımlılığı, üretimin ulusal sınırları aşarak dünya geneline yayılmasıyla tedarik zincirlerinin ve iletişim hatlarının belirleyici önem kazanması.

Dünya ticaretinin yüzde 80-90’ını taşıyan Panama Kanalı, Süveyş Kanalı/Babülmentep, Hürmüz ve Malakka boğazları ve Güney Çin Denizi Rotaları kapatıldığı ve dünya çapında veri trafiğinin yüzde 95’inden fazlasını taşıyan küresel denizaltı internet kabloları kesildiği anda tamamen felç olabilecek kadar kırılgan bir dünya kapitalizminden söz ediyoruz. Neoliberal çağda küresel kapitalizmin işleyişi tedarik zincirlerine ve internet kablolarına bağımlı.  Zincir koptuğu, kablo kesildiği, bunların giriş çıkış istasyonları tahrip edildiği anda sistem duruyor.  Onaltıncı yüzyıldan bu yana kapitalizmin hiçbir halkası bu kadar zayıf olmamıştı.

Kriz döngülerini gösteren, Marksist teorik iktisatçıların kapitalizmin dönemsel kriz çevrimleri için şablon olarak kullandığı Kondratiyev dalgalarının önümüzdeki savaşlarda iyice daraldığına ve nihayet “ex-ölüm” anlamına gelen düz bir çizgiye dönüştüğüne tanık olabiliriz.

Farz edin ki güçlü kaslarıyla övünen, herkesi dövüp ezen bir adamın beyin hücreleri arasındaki veri akışı durmuş, hekimlerin “karotis” dediği şah damarı kesilmiş.

Elbette bunları zamanla onarırlar, yeniden bağlarlar fakat uzun süre telafi edilemeyecek kadar ağır bir hasar oluşur; ve bütün ülkelerde siyasî iktidarların yönetemediği, halkın ise eskisi gibi yönetilmek istemediği koşullarda kaçınılmaz bir “devrimci durum” doğar.

Son iki Dünya Savaşı’nda böyle bir tehlike ya da imkân yoktu. İngiltere arada bir Atlantik’ten geçen denizaltı kablolarını keserek istihbarat akışını kendisi de zarar görecek şekilde aksatıyor, işgal Avrupa’sında insanların telefon etmesini, telgraf çekmesini engellemiş oluyordu. Bazen de denizden abluka uygulayarak düşmanın ticaretini engellemeye çalışıyordu. Bunu yapmasaydı belki daha iyi olurdu zira Hitler, İngiliz ablukası yüzünden Yahudiler’i Madagaskar’a yerleştiremedi. Yerleştirseydi, tarihin akışı değişirdi.

Neyse, konuyu dağıtmayalım…

İkinci ara sonuç, savaş-teknoloji ilişkisinin bugüne kadar geliştirilen harp doktrinlerinin neredeyse tamamını, bilinen konvansiyonel silah sistemleriyle birlikte (sahrada tank-top-uçak-gemi kombinasyonları) ikinci plana itmesidir.  Bundan sonra bütün devletler düşük maliyetli uçan cisimlerin (füzeler, dronlar) ve robotik savaş araçlarının seri üretimine geçecek; yapay zekâyı farklı ölçeklerde her askerî çatışmaya uyarlayan komuta-kontrol sistemleri geliştirecektir.  Biyolojik, kimyasal mühimmat ve öldürücü virüslerle yüklü uçan cisimler, 8 milyarı geçen dünya nüfusunu seyrelterek siyasî haritaları değiştirmek isteyen emperyalist alçakların hizmetine girecektir.

(Meraklısı için, dünya nüfusunun 1900’lerin başında 1,65 milyar, 1950’lerin başında ise 2,53 milyar olduğunu belirtelim. Yeryüzünde an itibariyle kıpır kıpır, her yöne doğru akışkan 8,3 milyar insan var.) 

Teknolojinin yanı sıra küresel siyasette meydana gelen ani değişiklikler ve yeni ittifaklar da savaş doktrinlerini ve stratejik planları bir anda altüst edebilir. Mesela geçen hafta Tayvan’daki ana muhalefet partisi Kuomintang’ın (KMT) Başkanı Çeng Li-vun’un, Çin Komünist Partisi (ÇKP) Genel Sekreteri Şi Cinping’i ziyaret ederek    barış mesajı vermesi (vatan bölünmez, iki ülke tek medeniyet!) ABD’nin Pasifik savaşı bahanesine orta vadede etkili olabilecek ağır bir darbe indirdi.  ABD dışında hiçbir ülke savaşa iştahlı ve hevesli değil; Kiev, Gazze, Halep, Beyrut ve Tahran’ın hâlini herkes görüyor.  

Sevgili vatanımıza gelince… Dönüp dolaşıp mutlaka geleceğimiz yer burasıdır.

Ülkemizin savaş koşullarında oluşan genel siyasî atmosferi bana neredeyse yarım asır önce bulunduğum Çayırhisar Yedek Subay Okulu’nun eğitim sahasını hatırlatıyor. Öğrenciler, sarı sıcakta çınlayan Bölük Bandosu’nun çaldığı Yedek Subay Marşı eşliğinde engellerden atlayıp zıplayarak, çalılıklar arasında sürünerek oraya buraya seğirtirken, başımızda bulunan Üsteğmen, elindeki megafondan yükselen davudî sesiyle, “Her yanı düşman kuşatmış, her taraf alevler içinde!” diye bağırarak gerçek bir savaş ortamı yaratmaya çalışırdı.

İran’dan sonra sıra bize gelecek; ABD NATO’yu feshedecek, sonra bizi dışarıda bırakarak yeniden kuracak ve İsrail’le birleşerek Suriye üzerinden bize saldıracak… Yok öyle olmayacak; İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de ABD’nin desteğiyle bize taarruz ederken, PKK/YPG/PJAK güneydoğudan saldırıya geçerek bizi bir buçuk cephede savaşa zorlayacak … şeklinde uzayıp giden, bazen benim de katkıda bulunduğum kâbus senaryoları,  sıradan sosyal medya takipçisinin  aklına mukayyet olmasını giderek zorlaştırıyor.  

Fakat belirsiz de olsa Devlet aklının zorlayıcı koşullarda tekâmül ettiğini gösteren bazı küçük işaretler var. Bu işaretlerin en önemlisi, MHP Genel Başkanı’nın, yardımcısını Rusya’ya göndererek, “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye’nin Rusya ve Çin’le ittifak kurma önerisi”ni bütün dünyaya ilan etmesidir.

Devletin görünmeyen bir kesiminin durumun farkında olduğunu, Türkiye’yi Trump’ın Saray’a uyguladığı şantaj ve vesayet tuzağından kurtarmaya, en azından denge politikasına döndürmeye niyetli olduğunu anlıyoruz. Devlet Bahçeli’nin yardımcısı Prof. Dr. İlyas Topsakal’ın, siyasî iktidarın “Rusya ve Çin’le işbirliği programı”nı (!) benimsemesini, 2028’de MHP’nin AKP’yle ittifak hâlinde kalmasının şartı olarak öne sürmesi çok önemlidir.  Türkiye’de Devlet’in en azından bir kesiminin ABD’nin NATO eliyle bizi sürüklemekte olduğu felaketin farkına vardığını ve ülkemizi Trump’ın nüfuz alanından çıkarmaya çalıştığını anlıyoruz.

Bugünün dünyasında ebedi dostlukların değil sadece konjonktürel çıkarların var olduğu bilinciyle, I. Dünya Savaşı sırasında Çar II. Nikolay’ın Hariciye Nazırı Sergey Dimitriyeviç Sazanov’un Türk Boğazları (“mukaddes gaye” İstanbul!), Trabzon ve Doğu Beyazıt için hazırladığı savaş planlarının Putin’in sarayındaki çekmecede, epeyce tozlanmış olmakla birlikte, muhafaza edildiğini de unutmamak gerekir. Mayıs 1914’te Talat Paşa Kırım’da Sazanov’a ittifak  önerdiğinde, mealen “Ne ittifakı, biz ülkenizi paylaşmayı düşünüyoruz,” cevabını almıştı.

Jeopolitik coğrafyaya göre şekillenir, coğrafya kaderdir.   

Türkiye’nin sorunu, Çözüm Süreci ya da verasete dayalı sultanlık rejimi gibi fantezilerden vazgeçilerek ulusal iç cephenin yeniden kurulması; bölgesel savaşlardan uzak durulması; kaçınılmaz görünen savaşların mümkün olduğu kadar ertelenmesi için gerekli askerî ve diplomatik birikimin ideoloji ve siyaset farkı gözetmeksizin seferber edilmesi; hayatın her alanında harbe hazırlık seviyelerinin ölçülmesi ve yükseltilmesidir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *