
Yavuz Alogan
Sarı mersedesini kapı önüne park eden patron fabrikanın içindeki yazıhanesinde oturur, çevre gecekondulardan gelen işçiler çift vardiya çalışarak üretim yapardı. Altmışlı yılların zengin kız-fakir oğlan (ya da tersi) temalı Türk filmlerinin arka planında beliren üretim ortamı böyleydi. Fakir oğlanın zengin kızla, makine başında çalışan işçinin patronun bizzat kendisiyle karşılaşma ihtimali yüksekti.
Sosyolojik bir örüntü vardı. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren olgunlaşan, 21. yüzyılın başlarında sona eren bu örüntünün en somut örneği, 1800’lerin başında St. Petersburg’da Çar’ın ordusuna top güllesi, daha sonra demiryolu aksamı üreten Putilov fabrikasıydı. Fabrikanın patronu mühendis Nikolay İvanoviç Putilov buharlı motorlar ve lokomotif kazanları üretiyordu. İlk buharlı trenin 1804’te İngiltere’de ortaya çıktığı düşünülürse, çok erken bir tarihtir.
Frederick Taylor ABD’de zamanı hareketle birleştirerek işgücünün verimliliğini artıran Taylorizm’i henüz icat etmişti. Henry Ford’un T Modeli otomobilin üretimi için hareketli montaj hattını devreye sokmasına (1913) biraz daha vakit vardı. Charlie Chaplin (Şarlo) montaj hattının insan üzerindeki yabancılaştırıcı etkisini 1936 yapımı Modern Zamanlar filminde canlandıracaktı.
Putilov fabrikasının işçileri, söz gelimi ABD’deki Ford fabrikalarında çalışan yoldaşlarına hiç benzemiyordu. Fabrikanın çevresinde kümelenen kışla-kulübelerde yaşayan Rus işçiler isyan, kolektif hayat ve topluca eyleme geçme tecrübesine sahipti. Çar III. Aleksandır’ın 1861-63’te serfleri özgürleştiren yasasına kadar Rusya’da 2000’den fazla köylü ayaklanması olmuştu. 17. yüzyılda Stenka Razin’le başlayan ayaklanmalar, Aleksandır Puşkin’in Yüzbaşının Kızı adlı romanında anlattığı Yemelyan Pugaçov ayaklanmasıyla 18. yüzyılda da sürmüştü.
Putilov işçileri bu benzersiz isyan geleneğinden gelen köylülerdi. Hayatları fabrika, meyhane ve kilise arasında geçiyordu. Kışla-kulübelere sızan devrimcilerin yüksek sesle Novaya Zihn, Iskra, Pravda, Trud, Naçalo, Vperyod, Golas Truda gibi anarşist ya da sosyalist dergileri yüksek sesle okuduğu toplantılar işçileri dönüştürdü. Teori, pratik, devrimci slogan ve program öğrendiler. Bu öğrenim fabrikanın 1905 ve 1917 Şubat-Ekim devrimlerinde edindiği Kızıl Putilov unvanını hak etmesini sağladı.
1917’de Temmuz Günleri’nin ardından kaçak olarak saklandığı Finlandiya’da Devlet ve Devrim kitabını yazarken Lenin’in aklında olan Rus işçi sınıfı, Putilov fabrikasının işçileriydi.
Bu kitapta Lenin, kapitalist üretim sürecinin düzgün çalışan otomatik bir mekanizma olduğunu; patronun oynadığı rolün basit kararlara indirgendiğini ve patronun yerine ihtilâlci yöntemlerle geçecek sıradan işçinin aynı rolü rahatlıkla oynayabileceğini söyledi. Dolayısıyla, üretim araçlarının mülkiyetini işçi kolektifine aktaran devrim gerçekleştiğinde, kapitalist patronun yerini sıradan işçinin alması sosyalizme geçiş sürecinin başlaması için yeterli olacaktı.
Günümüzde dünyanın hiçbir yerinde bunu hayal bile edemeyiz.
Patron fabrikanın içindeki yazıhaneden çıktı, plazaya taşınarak görünmez oldu. İşçi sınıfı büyük fabrikalardan çıkarılarak yüksek teknolojiyle desteklenen küçük atölyelere dağıtıldı. Bazı sektörlerde büyük fabrikalar insan emeğini sokağa terk etti; üretim süreçleri, bilgisayar otomasyonuyla yönetilen ve denetlenen makinelere aktarıldı.
Sermaye, yatırım, üretim ulusal sınırları aşıp uluslararası alana yayıldıkça, patron iyice görünmez oldu ve sıradan işçinin sistemin işleyişini kavraması zorlaştı.
Patron, işgücü maliyetini yüksek bulduğu anda işçilere yol verip tekstil fabrikasını Mısır’a taşıyor mesela, fakat kendisi Londra’daki evinde ya da İstanbul’daki rezidansında bir şey olmamış gibi yaşamayı sürdürüyor.
Sermayenin saçılması ve üretimin ulusal sınırları aşarak dağılması yerkürenin tedarik hatları ve iletişim ağlarıyla örülmesine yol açtı. Emperyalist ülkeler nitelikli ham maddeyi, enerji kaynaklarını ve tedarik zincirlerinin denetimini ele geçirmek için rekabet etmeye, hibrit yöntemlere başvurarak, vekil güç kullanarak savaşmaya başladılar.
Bu arada otomasyon sistemine yapay zekânın da eklenmesiyle, bütün sektörlerde insan emeği azalmaya devam etti.
Mesela eski dünyada liman işçileri tarihsel olarak dünya proletaryasının dış dünyaya en açık, en meraklı, en bilgili kesimini oluşturuyordu. Charles Aznavour’un Emmenez-moi (Beni Alıp Götür) şarkısı liman işçisinin kabına sığamayan haleti ruhiyesini çok güzel anlatır: “Dünyanın ucundan geliyorlar (gemiler) / Serseri fikirler taşıyarak / Seraplardaki mavi gökyüzüne taşıdıkları düşüncelerle …”
Komintern’in (1919-1943) Rotterdam’dan Bombay ve Şanghay’a kadar neredeyse dünya çapında en iyi örgütlendiği, devrimci proletaryanın siyasî olarak en işlevsel olduğu kesim liman işçileriydi. Yüksek teknoloji son birkaç on yıl içinde bu kesimi yok etti. Günümüzde neredeyse bütün derin su limanlarında mal giriş-çıkış süreçleri, taşıma-yükleme-boşaltma-depolama hizmetleri insan eli değmeden yapılıyor.
Dünyanın pek çok yerinde işçinin sınıfsal karşıtı görünmüyor, muhatabı yok. Mesela Çin’in Tientsin şehrinde ABD’nin Boeing firmasına uçak parçaları üreten Kompozit Limited şirketinde çalışan Çinli bir işçiyi düşünelim. Patron yazıhanede değil Washington, Everitt’de oturuyor. Bu işçi yüzünü Devlet’e dönse, benim halkımın emeği ucuzdur diyerek yabancı şirketi ülkeye davet eden zaten Komünist Partisi… Gerçi bu işçi Çin standartlarına göre elbette yüksek ücret alıyor ancak bu ücret Amerikalı işçinin alabileceği ücretin yarısından az.
Aynı ülkenin sınırları içinde bile gözlemlenen bazı örneklerde vahim ölçüde var olan ücret eşitsizliği, aslında 19. yüzyıldan beri biliniyor. Engels’in “işçi aristokrasi”sinden söz ettiği tarih 1857’dir.
Peki ne değişti?
Öncelikle sınıfsal eşitsizliğin tanımı değişti. Daha önce eşitsizliğe kâr ve ücretler açısından bakılırdı. Toplumsal eşitsizliğe çözüm bulmak isteyenler gelir bölüşümü, üretim araçlarının denetimi, kamulaştırma, vergi reformu gibi parametrelerle çalışırlardı.
Günümüzde üretim araçlarının tanımı zorlaştı, dünyayı fırdönen oraya buraya girip çıkan sermaye Shrödinger’in Kedisi’ne dönüştü, ölümü diri mi, sıcak mı soğuk mu, ne zaman girdi nereden çıktı, belli değil; bu arada emek süreçleri güvencesiz ve esnek hâle geldi, vergiler bütün nüfusa yayıldı, Reagan-Tahtcher dönemiyle birlikte her şey özelleştirildi, Devlet küresel sermayenin rahat akışını sağlayan, halktan topladığı haraçla zenginleri besleyen silahlı şirketlere dönüşerek ekonomiden çekildi, sendikalar güçsüzleşti ya da mafyalaştı, demokratik parlamentarizm zenginler kulübünün halkı aldatarak sürdürdüğü bir spor müsabakasına dönüştü.
“Kendisi için sınıf”tan giderek “kendinde sınıf”a doğru gerileyen proletarya çok parçalı, maddi çıkarlar ve kültürel bakımdan tekil ülkeler içinde bile heterojen (ayrışık) hâle geldi. İş bulma umudu giderek azalan, ne yapacağı belli olmayan bir “lümpen proletarya” kitlesi, bir zamanların “yedek sanayi ordusu”nun yerini aldı. Geçmişte ulusal ekonominin dayattığı sorumluluk ve mecburiyetlerden kurtularak dünyanın her yerine dağılan, işgücü talebini dikkate almadan sermaye birikimini sürdürebilen burjuvazi giderek geçmişin aristokrat sınıflarına benzemeye başladı.
Bu arada geçmişte devlet kurumlarında ve büyük şirketlerde çalışan bütün profesyonel meslek sahipleri, iş güvenceleri ve maddî imkanlarıyla birlikte toplumsal statülerini kaybettiler. Bütün ülkeleri kaplayan neoliberal iktisat politikaları farklı gelir dilimlerinde yer almalarına rağmen bilişim uzmanı, hekim, mühendis, inşaat işçisi, profesör, kâğıt toplayıcısı, devlet memuru, şirket çalışanı, bakkal ve inşaat işçisini aynı belirsiz gelecek beklentisi ve güvencesizlikte birleştirdi.
Devletlerin halkın sosyal refahını sağlama yükümlülüğü zayıfladıkça sendikasızlaşan ya da artık sendikaya güvenmeyen proletaryayı da kapsayan, kendi içinde bölünmüş, siyaseten topluca temsil edilemeyen ve siyasî davranışı kestirilemeyen, güvencesiz, geleceği belirsiz, mesleki kimliği olmadığı için ahlaki ya da davranışsal sorumluluk duygusu da olmayan, borçlanma imkânı sayesinde hayatta kalan ve prekarya (precarious/güvencesiz + proletarya) denilen, sınıf benzeri geniş yurttaş toplulukları oluştu.
Bu topluluklar ne yapabilir?
Yıkım potansiyeli gittikçe yükselen bu öfkeli topluluklar dünyanın her yerinde ırk, din ya da etnisite temelinde bölünerek neofaşist hareketleri yükseltebilir ya da kaynaklara el koyarak, kamuculuğu güçlendirerek, planlı ekonomiyle yeni bir sosyal refah devletinin temellerini atabilir.
Birincisi, teknolojiyi başkalarını yok etmek ya da kendinden olmayana boyun eğdirmek için kullanarak “bizim dışımızda herkes düşmandır” sloganıyla; ikincisi ise teknolojiyi halkın refahı için kullanarak “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganıyla harekete geçecektir.
Dolayısıyla yirmibirinci yüzyılın devrimleri öncekilere benzemeyecek. Son elli yıl içinde kapitalizmin yapısında meydana gelen muazzam değişikliği unutarak 1900’lerin başında yaşıyormuş gibi düşünüp davranan, tarihsel kesintileri ve süreklilikleri ayırt edemeyen herkes ağır bir hayal kırıklığına uğrayacak. Bundan sonraki devrimler çok daha şiddetli, yıkıcı ve kitlesel olacak, büyük gerilemeler ve atılımlarla yol alacak. Söz eylemin peşinden gidecek, teori pratikten çıkacak. Ve insanlık ya Hegel’in 1789 Büyük Fransız Devrimi için kullandığı ifadeyle “Aklın muhteşem şafağı”nı görecek ya da George Miller’in 2015 yapımı Mad Max filmindeki gibi nükleer küllerin içinde debelenen insanımsı yaratıklara indirgenecek.
Küresel kapitalizm ağır krizlerle kendi mezarını kazdıkça sıradan insanın üstüne vazife olmayan her şeye müdahale ettiğini, yaşadığı ülkeye daha fazla sahip çıktığını, başındaki diktatörlerin, sahtekâr paragöz siyaset esnafının varlığını sorgulayarak isyan ettiğini, yenilgiye uğradığı her defasında inatla başkaldırıp isyanı sürdürdüğünü, örgütlenme yeteneğini yeniden kazandığını, genel ayaklanmaları yönetmeyi uygulamalı olarak öğrendiğini göreceğiz. Buna mecbur kalacaklar. Aklın muhteşem şafağı büyük mücadelelerden doğacak ya da bu küçük gezegeni karanlığa boğarak bir daha doğmamak üzere batacak. yalogan@gmail.com

