BEİJİNG’DE İLK TANGO

Yavuz Alogan

Hibrit savaşlar hedef ülkeleri tüketerek sona erdiği vakit, Çin ile ABD’nin verili durum üzerinden yeni bir paylaşım anlaşmasına varacağını kaç kez yazdığımı hatırlamıyorum.

Anlaşmayı zorlayan en önemli sebep iki küresel gücün Ukrayna ve İran’da sürdürdüğü savaşlardan çıkan derslerdir.

Bu iki savaş, direnen bir ülkeyi konvansiyonel silahlarla işgal girişiminin aşırı maliyetli olduğunu gösterdi. Teknoloji harikası pahalı silah sistemlerinin nereden fırlatıldığı belli olmayan ucuz ve öldürücü uçan cisimlerle vurulabildiği, hava savunma sistemlerinin bu silahlar karşısında çaresiz kaldığı görüldü. Emperyalist kapitalist ülkelerin iktisadi ve toplumsal yapısının bu türden uzun süreli konvansiyonel savaşları kaldıracak güçte olmadığı anlaşıldı.

Taraflar askerî güçlerini kurumsal olan ya da olmayan ittifak sistemleri içinde birleştiremediler. NATO ülkeleri tehdit değerlendirmesi yapamadığı, ortak düşmanı tanımlayamadığı için birleşemedi. Rusya, Çin ve Kuzey Kore’nin askerî güçlerine eşgüdüm sağlayan bir ittifak sistemi zaten yoktu.  Muhtemelen hedef tespit, basit hava savunma sistemleri, belki roket yakıtı vs dışında İran’a katkıları olmadı. Kesin olan tek girişim, K. Kore’nin Rusya’ya piyade birliği ve top mermisi göndermesiydi.

Büyük güçlerin (düveli muazzama) konvansiyonel imkânlara kafa yormadan yıllarca kesin sonuçlu nükleer savaşa hazırlandıklarını; önleyici vuruş (preemptive strike), ilk vuruşla netice alma ya da mukabil vuruşu önleme teknikleri geliştirerek “çağdaş ve modern!”   bir harp doktrini oluşturduklarını anlıyoruz.

Şimdi bu doktrinle ne yapacaklarını bilemiyorlar. Nükleer silah kabiliyetlerini tehdit niteliğinde “gösteri ve tatbikat” yaparak teşhir etmekle yetiniyorlar. Trump bir hödük olarak “İran’ın üzerinde parlayacak ışık”tan söz ederken, Ruslar on adet fırlatıldığında kuzey Amerika’yı haritadan silecek RS-8 Sarmat füzelerini, Çin ise aynı tesir kabiliyetine sahip Donfeng-5B füzelerini sergiliyor, övünüyor. Ateş etme ihtimali olmayan mahalle kabadayısı gibi silah gösteriyorlar.

Tahrip gücünü dikkate aldığımızda (Hiroşima’ya atılanın 200 katı ve fazlası) bu silahların kullanım değeri olmadığını, Soğuk Savaş döneminde oluşan “dehşet dengesi”nin farklı biçimde sürdüğünü ve savaşın sınırını belirlediğini anlıyoruz. O sınır   bir kez geçildiğinde   tarafların dış politika, küresel ekonomi vs şöyle dursun, insanlıktan bile söz edemeyeceğini herkes biliyor.   Batı’nın Ukrayna’ya verdiği mühimmatın tahrip gücünü sınırlı tutma mecburiyeti bu bağlamda önemli bir göstergedir.

Bir an için   ABD ile Çin’in Pasifik’te topyekûn savaşa girdiğini, savaşın ileri aşamalarında yenilmekte olan tarafın  nükleer silah kullandığını (şu İran savaşında bile nükleer saldırının eşiğine gelindi); Baltık bölgesi ya da Polonya/Finlandiya istikametinde hareketlenen Rus ordusuna karşı Avrupa devletlerinin nükleer silah kullandığını ya da Rusya’nın uzun menzilli yıkıcı füze tehdidi karşısında aynı silahlarla Londra ve Brüksel’i vurduğunu düşünelim.  Hiçbir zafer böyle bir felaketin yaratacağı insanî maliyeti karşılayamaz. Tarihin sonu işte o zaman olur.   

I. ve II. Paylaşım Savaşı’ndan kazançlı çıkan güçler oldu. Dünyayı yeniden şekillendirdiler. Nükleer çağda böyle bir ihtimal yok.  Ayrıca kapitalist ölmek değil kâr etmek, nükleer çöplük değil serbest piyasa ister. Amerikalı, Avrupalı, Rus, Japon ya da Çinli olsun küresel burjuvazinin her kesimi üretim araçlarının ve doğanın ağır tahribi yakın tehlike olarak ortaya çıktığında kendi devletini uzlaşmaya, gerektiğinde geri adım atmaya zorlayacak, düğmeye basmak ya da anahtarı çevirmekle görevli bir general ya da bakan mutlaka bir diğeri tarafından engellenecektir.

Düveli muazzama güçleri bu gerçeğin farkında olarak paylaşım savaşlarını doğrudan karşı karşıya gelmeden “dolaylı tutum”la, hibrit savaşlarla, vekil etnik ve dinî gruplar ve kendilerine bağlı uydu devletlerle sürdürmeye devam edecekler.

Bu ışıkta Trump-Şi buluşmasına baktığımızda, yeni bir Yalta Konferansı’na (1945) giden yolda atılmış küçük bir adım görüyoruz. Kapalı kapılar ardında ne konuştuklarını bilemeyiz, ancak uydurabiliriz. Mesela Trump çip ithalatı yasağını gevşeteyim sen de nadir toprak elementlerini aksatma demiş; Şi ise ben zaten kendi çiplerimi üretiyorum sen Tayvan’a milyar dolarlık silah paketini askıya al, Çin’e petrol akışını azaltma çabasından vazgeç diye karşılık vermiş olabilir.

Yalta kararlarında konuşulanlar antlaşma imzalandıktan on sene sonra (1955) açıklandı, Churchil’le Stalin’in bir sigara paketinin üzerine kalemle yüzdeler çiziktirerek Avrupa’yı nasıl paylaştıkları çok sonra öğrenildi.

Yalta kararları alındığında savaş sona ermişti. Şimdi yeni paylaşım savaşının başlangıç evresindeyiz. Fakat birbirini yok etmeye koşullanmış biri kapitalist, diğeri komünist iki ayrı sistem yok. Bütün dünya kapitalist, uluslararası ekonomi iç içe geçmiş tedarik zincirleri ve iletişim hatlarıyla bir ağ gibi örülmüş. Bir boğazın tıkanması, sevkiyatın aksaması, Körfez Savaşı’nın gösterdiği gibi, bu ağda onarılması zor yırtıklara neden olabiliyor. Bu ölçüde karşılıklı bağımlılık ve aşırı kırılganlık kapitalizmin uzun tarihinde ilk kez görülüyor.

Çin küresel kapitalist sistemin dışında ve karşısında değil içinde, onunla iç içe geçerek büyüdü. Savaşarak değil, tekno endüstriyel sıçramalarla üreterek, ticaret yaparak, yollar açarak, sermaye ihraç ederek   süper güç oldu.  ABD ve Çin birbirine muhtaç. Her ikisi de kendi içinde kırılgan. ABD siyasî kargaşaya sürüklenmiş durumda, Çin’de ilk kez ortaya çıkan orta sınıf güçlendikçe rejimi sorgulayacak. Tam bir savaş ekonomisi uygulamak, toplumu askerîleşmeye ikna etmek neredeyse imkânsız. Doğrudan savaşa tutuşmak her iki ülkenin de çıkarına değil.

Bu yüzden Trump, Çin’e askerî/siyasî strateji uzmanlarıyla değil, dünyanın en büyük 30 şirketinin CEO’suyla gitti.  Açık toplantıda Şi’ye onları takdim etti, “Hepsi bugün size ve Çin’e saygılarını sunmak için buradalar; ticaret yapmayı ve iş birliğini dört gözle bekliyorlar,” dedi. “Lütfen yüzde yüz karşılıklı olsun, rica ediyorum,” diye ekledi. İlk kez kaçık şirket patronu gibi değil, devlet adamı gibi göründü, biraz da müflis tüccar gibi yaltaklandı.

Şi ise maskeyi andıran yüzünden eksik etmediği, insanın asabını bozan Budha tebessümüyle Amerikan halkına iltifat etti, “Çin’in yeniden yükselişi ile Amerika’yı yeniden büyük yapma hedefi birlikte ilerleyebilir,” dedi. Dünyanın bir dönüm noktasında olduğunu özellikle belirterek, “Başarıya ulaşmada birbirimize yardımcı olabilir ve bütün dünyaya refah getirebiliriz,” diye ekledi.  Fakat bunun bir şartı vardı:  Çin ve ABD Tukidides Tuzağı’nı aşarak büyük güç ilişkilerinde yeni bir model mi oluşturacaktı, yoksa ABD tıpkı MÖ 5. yüzyılda Atina’nın yükselişi karşısında korkuya kapılan Sparta gibi  her iki tarafa da büyük yıkım getiren Peleponnes Savaşı’na benzer bir felaketi mi başlatacaktı?

Hödük Trump’ın bu sorunun derinliğini, içerimlerini kavradığı şüpheli. Danışmanları daha sonra anlatmış olabilir.

Mao Zedung bu sahneyi görseydi ne derdi bilemiyorum fakat Deng Şiaoping muhtemelen “Dört modernleşme teorisi”nin muhteşem bir başarıya ulaştığını düşünürdü.

Sonuç olarak, ABD’nin gerçeği kabullenerek korkusunu yenmek zorunda olduğunu, Çin’in ise bilge tavrını sürdürerek rakibini tarttığını; bundan sonra onu bir dizi samimiyet sınavına tabi tutacağını ve hibrit savaşlar hedef ülkeleri tükettiğinde sahici bir Yalta ihtimalinin ufukta belireceğini anlıyoruz. Çin’deki buluşma, önceki ABD-Çin buluşmalarından tamamen farklı olarak, kuralları olan yeni bir kapitalist dünyanın ilk adımı, insanlığı felaketin eşiğinden almak için yapılan ilk tangodur.

 Sevgili vatanımıza gelecek olursak…  Tarihin akışı bir kez daha kaderimizi belirleyecek. Tukidides’in, Peleponnes Savaşı Tarihi’nde dediği gibi, “Güçlüler yapabileceklerini yaparlar, zayıflar katlanmak zorunda kalırlar.”  Otto von Bismarck da şöyle demiştir: “Büyük devletlerin politikası küçük devletlerin kaderidir.”  Lord Palmerston’un  1848’de İngiliz parlamentosunda söylediği şu sözler ise  evrenseldir, bütün zamanları kapsar: “Ebedi müttefiklerimiz ve sürekli düşmanlarımız yoktur. Ebedi ve sürekli olan çıkarlarımızdır ve görevimiz bu çıkarları kollamaktır. “

1920’lerde büyük devletlerin saldırısına, düveli muazzamaya karşı kendi kaderimiz belirledik, bizi yok edemediler, parçalayamadılar. Yine yaparız. Bizim sınırlarımızı Sykes-Picot cetvelle çizmedi, milletçe mücadele ederek, kan ve demirle kendimizi yoktan var ettik; her alanda muazzam bir tarihsel birikime sahibiz. 

Bizim sadece iç cephe sorunumuz var. Sağlam bir devlet ideolojisine ve kamuculuğa muhtacız. Siyasî İslâm’ın ve neoliberal iktisat politikalarının bu ihtiyacı karşılamadığı anlaşıldı. Aslında halkımız millî şuura, yurttaşlık bilincine sahiptir, Cumhuriyet değerlerine, Devrim ilkelerine bağlıdır; bu anlamda tamamı Kemalist’tir. Ancak nüfusun yarıya yakını bu gerçeğin farkında değil. Uygulamalı eğitimle farkına varması sağlanmalıdır. Mevcut durumu böyle değerlendirmek zorundayız. Gecikme olursa, küresel ve bölgesel gelişmeler bu farkındalığı zorla, başımıza vura vura dayatacak gibi görünüyor. yalogan@gmail.com

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *