
Yavuz Alogan
Çin Halk Cumhuriyeti’nde Komünist Partisi (ÇKP) dışında resmen faaliyet gösteren sekiz siyasî parti var. Bunlar ÇKP’nin ideolojik ve politik önderliğini, daha doğrusu hegemonyasını kabul eden, farklı iş kollarında çalışan meslek sahiplerini temsil eden, Devlet’e bir tür danışmanlık hizmeti veren partiler. Aralarında siyasî rekabet yok. ÇKP’ye karşı açıktan muhalefet de etmiyorlar. Partiler rejimine “Çin Komünist Partisi önderliğinde çok partili işbirliği ve siyasî danışma sistemi” deniyor. Bu sistem, 1949’dan beri var. “Yüz Çiçek Açsın” döneminde (1957), yine Kültür Devrimi sırasında (1966-76) askıya alınan sistem, Deng Şiaoping’in “Dört Modernleşme” (1978) teorisiyle başlayan dönemde yeniden canlandı.
Rusya’da durum değişik. Duma’da (Rus parlamentosu) temsil edilen beş siyasî parti var. Kendi aralarında rekabet ediyor, serbest gibi görünen seçimlere giriyor, milletvekili çıkarıyorlar. Büyük Rus milliyetçiliğini, nostaljik komünizmi ve güncel liberalizmi parti programlarında ideolojik olarak savunuyorlar. Duma’da daima yüzde elliye yakın oy oranıyla temsil edilen iktidar partisi Birleşik Rusya’yı açıktan eleştirmeleri mümkün. Fakat Putin’in temel iç ve dış siyasetlerini sorgulamıyor, kritik oylamalarda iktidar partisini destekliyorlar.
Siyasî partiler ve Duma, Sloviki’nin gözetimi altında. Sloviki, Devlet’in kritik makamlarında yer alan, güvenlik ve istihbarat teşkilatı kökenli kişilerden oluşan bir şebeke. Yakın dönemde “Sloviki ağı”na yakalanan ve Putin çizgisinin dışına çıkan altı siyasî parti kapatıldı. Israrlı muhaliflerin, mesela Rusya’nın geleceği Partisi’nin lideri Navalnıy gibi kişilerin cezaevinde esrarengiz biçimde ölmesi ya da farklı yöntemlerle, en çok da pencereden atlayarak intihar etmesi neredeyse olağan karşılanıyor.
Kuzey Kore’de bile, iktidarda olan Kore İşçi Partisi dışında iki siyasî parti var. Yetişkin nüfusun yüzde 99,9’unun katıldığı seçimler yapılıyor. Siyasî partiler, nüfusun yüzde 14’ünün üye olarak ayrıcalıklı bir kast oluşturduğu iktidar partisine muhalefet etmiyor. Devlet ve Ordu her şeye hâkim.
Bu ülkelerde siyasî partiler var fakat parlamenter gelenek yok ya da çok zayıf.
Mesela Rusya… Rusya’nın kurucusu sayılan Ladoga ve Novgorod kinezi Kral Rurik’ten (i. 862-879) 1917 Ekim Devrimi’ne kadar Rus parlamentosu kesintili olarak toplamda 11 yıl faaliyet gösterdi. 1906’da açılan I. Duma’yı iki buçuk ay sonra II. Nikolay feshetti, en uzun süren (1912-1917) IV. Duma 1917 Şubat Devrimi’yle feshedildi. Bolşevik Partisi Ekim Devrimi’nden sonra yapılan seçimleri kaybedince, Kızıl Muhafızlar Kurucu Meclis’i dağıttı. Komünizm sonrası açılan Duma’yı Boris Yeltsin tanklardan açılan top ateşiyle yıktı (1993), sahici demokrasi isteyen 187 kişi sokaklarda kurşunlandı. Aynı yıl açılan I. Devlet Duması ise günümüze kadar varlığını sürdürdü. Günümüzde VIII. Devlet Duması, yukarıda belirttiğim gibi, Putin ve Sloviki’nin gölgesinde varlığını sürdürüyor.
Çin’de modern anlamda parlamento 1912-1928 arasında toplandı. Öncesinde Sun Yat-sen’in, bizdeki Altı Ok’a benzer “Üç Halk İlkesi” temelinde Çing Hanedanı’nı devirdiği demokratik devrim (1911) var. Fakat kurumsal ve dayanıklı değil. Mesela 1913 seçimlerini Kuomintang partisi kazanınca, “Savaş Ağası” Yuan Şihkay önüne geleni katledip meclisi feshederek kendisini imparator ilan ediyor.
Neyse, uzatmayalım…. Nihayet 1949 Devrimi’nden sonra Ulusal Halk Kongresi toplanıyor. Eleştiri ve muhalefet hakkı yok, ancak anladığımız kadarıyla, Çin’e özgü metaforik bir dille farklı görüşleri dile getirmek mümkün. Kültür Devrimi sırasında askıya alınan Kongre, günümüzde Devlet’e, yani Parti’ye katkıda bulunan bir yasama organı olarak varlığını sürdürüyor.
Bunları eleştiri olsun diye yazmadım. (Yavuz yine Çin’e olan nefretini kusmuş vs gibi aptalca laflar edilmesin diye bunu özellikle belirtiyorum!).
Her ülkenin tarihi, kültürü, siyaset dili, siyasî geleneği göreneği farklı ve benzersizdir, başka ülkelerce taklit edilemez. Çin ve Rusya uzun, zahmetli ve kanlı bir yoldan geldi, ikisi de günümüzde süper güç oldu. Ve bunu kaderlerini Trump benzeri bir hödüğe bağlayarak, düveli muazzama’dan meşruiyet ve icazet devşirerek yapmadılar; kendi halklarının millî kimliğini dönüştürmeye de kalkışmadılar. Yabancıların şantajına maruz kalmadılar. Her zaman onurlu ve cesur oldular. Gerek Rusya gerekse Çin, dinî ve etnik çeşitlilik içinde ulusal birliği Batı’nın her türlü kışkırtma ve saldırısına karşı azimle korudu. “Onlar bizi bölmeden biz kendimizi bölelim” demediler mesela.
Şu kasvetli Pazar sabahı bu yazıya gözü ilişenleri sıkıcı bir tarih turuna çıkarmak istemezdim. Fakat Sayın Saray’ın Türkiye’nin Putin’i ya da Şi’si olmak istediğine dair söylentilerin giderek artması beni kıyaslamaya mecbur etti.
Sayın Saray’ın davranışlarına ve siyasî taktiklerine baktığımızda, söylentilerin her hamlede doğrulandığı görülüyor. Sanki kendisine bir Putin ya da Şi kostümü hazırlıyor.
Sayın Reis yargının Saray’a biat eden küçük bir bölümünü kullanarak siyasî partileri hizaya getirmeye, 2017’de şaibeli bir referandumla değiştirdiği siyasî rejimi meşruti olmayan (meşruti değil, çünkü yasama meclisi monark’ın, yani hükümdarın yetkisini ve icraatını denetleme ve kısıtlama yetkisinden yoksun) bir mutlak monarşiye dönüştürmek istiyor ve bu yönde kararlı ve güçlü adımlar atıyor; ABD’den icazet aldığı da görülüyor. Tekil milletvekillerini ayrıcalıklarla donatılmış imtiyazlı bir kasta dönüştürürken, siyasî partileri sopa ve havuç kullanarak kendisine bağlamaya çalışıyor; muhalefet partisi unsurlarına kendi partisinin rozetini takmak için fırsat yaratıyor.
Judo bilmemesine, istihbarattan değil de belediye işçiliğinden gelmesine rağmen Sayın Reis’in Putin’i andıran özellikleri de var. Tıpkı onun gibi gözü kara, azimli ve dikkatli fakat Putin’in aksine uluslararası meşruiyetini hödük Trump’tan alıyor; Trump onu seviyor, arada bir “ekonomini mahvederim” diye tehdit ediyor (burada karanlık bir alan beliriyor, muhtemelen çeşitli trafik akışlarıyla ilgili şantaj dosyaları gibi şeyler etkili oluyor.) Ayrıca Saray Rejimi’nin işleyiş biçimi ve kadrolaşma tarzı da, bakan tabir edilen atanmış ofis memurları, siyasî toplumun tamamını yakından gözetleyen Sloviki benzeri iç istihbarat ağları ve koruma ordusuyla Putin’in kurduğu sistemi andırıyor.
Ana muhalefet partisi CHP’nin Cumhuriyet Devrimi’nin ilkelerini artık temsil etmediğini elbette Sayın Reis de gayet iyi biliyor. Fakat Kemalizm’in geçmiş günahları olarak gördüğü her şeyi Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun zayıf omuzlarına yüklemeye çalışıyor ve CHP’yi Kılıçdaroğlu Pirosu’nun çevresinde küçük ve etkisiz bir Alevi partisine dönüştürmedikçe rahat edemeyeceği anlaşılıyor. CHP’yi tarihe gömdüğü anda Sayın Saray büyük rövanşı kazanmış olacak.
O zafer ânı geldiğinde CHP’nin altı okundan Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik okları çıkarılıp yerine belki Müslümanlık oku ya da Hz.Ali’nin Zülfikâr kılıcı getirilmiş ya da bir zamanlar Kılıçdaroğlu’nun önerdiği gibi parti amblemi çınar ağacı olarak yeniden çizilmiş olabilir.
Elbette öncelikle Türkleri, Arapları ve Kürtleri fakat zamanla belki Boşnakları, Çerkezleri, Arnavutları, 36 kısım tekmili birden bütün anasırı İslâm’ın birleştirici, kuşatıcı ideolojisiyle sarıp sarmalayan bir siyasî partiler rejimi oluşacak, seçimlerde milyarlar saçarak rekabet eden bu partiler Zat-ı Şahane’nin Meclis-i Meşveret’ine milletvekili sokmaya çalışacaklar. Fakat hiçbiri Saray’ın, Saray Partisi’nin, belki zamanla Hanedan’ın ve Makam-ı Hilafetin varlığını, yetkilerini ve icraatını eleştirmeyecek, sorgulamayacak.
Hayal edilen fakat gerçekleşmesi kesinlikle imkânsız olan tasarı bundan ibaret. Fakat bir de halk etkeni var. Bizim halkımız, tarihsel müktesebatı ve tecrübesi bakımından böyle bir karşı devrime uygun mu? Devrimle kurulmuş laik bir Cumhuriyet’in yurttaşı, zurnanın zırt dediği yere gelindiğinde, yeniden sultanın kulu ve ümmeti olmayı kabul edecek mi?
Bizim halkımız dış dünyaya açık, laisizmi özümsemiş seküler bir halk olmanın yanı sıra, sandık başına gidip oy vererek iktidar değiştirmek gibi vazgeçilmez bir alışkanlığa sahip. Her zaman hürriyet ve müsavat talep etmiş, mebusan meclisi adap ve usullerine 1876’dan bu yana aşina olmuştur.
Ayrıca bizim insanımız siyaset konuşmayı sever, siyasî partilere ilgi duyar, siyasetçiyi tartar, ona özenir, bazen onunla dalga geçer. Vatan millet sevdasıyla her zaman fırka teşkil etmiştir. En babayiğit askeri cunta bile iki üç yıl sonra halkın önüne sandık koymak, yurttaşın iktidarı ve muhalefeti serbest seçimlerle belirlemesini sağlamak zorunda kalmıştır.
Bu uzun tarih dikkate alındığında, Sayın Saray’ın 2017’de şaibeli bir Referandum’la kurduğu kararsız istibdat rejimi, dokuz yıldır süren bir arıza gibi durmaktadır. Maddi hayat şartları kötüleştikçe, orta sınıf çöktükçe, lümpen burjuvazi görülmemiş servetini çalışanların ve emeklilerin zararına artırdıkça, halkımız rejimin arızalarını görecek, yurttaşlık haklarını amansız bir mücadeleyle savunacak, millî kimliğine sahip çıkacaktır.
Bizde siyasî partiler iki kaynaktan neşet etmiştir. Siyasî hayatımızı uzun bir senfoniye benzetecek olursak, siyasî partiler iki ana tema etrafında çeşitlenmiştir. Bunların biri, İttihat ve Terakki Fırkası’yla başlayıp 1961 Anayasası’na, diğeri ise Hürriyet ve İtilaf Fırkası’yla başlayıp Saray Rejimi’ne kadar uzanır. En yakın zamanlarda, kesin bir tarih vermek gerekirse 1980’den itibaren, bu iki çizgi birbirine karıştı. Fakat dünyanın şimdiki ahvali (demokrasinin ve hukuka bağlılığın küresel düzeyde zayıflaması, neoliberalizmin ağır krizi ve III. Paylaşım Savaşı koşulları) bu karışımın yeniden ayrışmasını sağlayacak, iki çizgi mücadelesi keskinleşecektir. Her zaman olduğu gibi, Türk milleti, yeni bir Toplum Sözleşmesi ve Kurucu Meclis ara durağından geçerek ileriye doğru yürümeye, kaldığı yerden devam edecektir. Tarihin icrası muktezi olan kat’i emri budur!
Kimse kendisini Sultan Vahidettin gibi çoban, halkı da güdülmeye muhtaç koyun sürüsü gibi görerek Türkiye’yi göstermelik bir parlamentoya, kayıkçı dövüşünü andıran seçimlere, siyasî partileri Sultan’a biat etmiş etkisiz bir parlamentoya, Osmanlı Hanedan Devleti’ne benzer bir yapıya mahkûm edemez. Bizim siyasî geleneğimizden ve kültürümüzden bir Putin çıkmaz. Hakikat Ânı geldiğinde en sıradan yurttaş bile cehalete karşı Mustafa Kemal gibi celâdet gösterecektir. yalogan@gmail.com

