TARİH MELEĞİ

Yavuz Alogan

1980’lerin başında iki partili bir sistem öngörüldü. Biri merkez solu, diğeri merkez sağı temsil eden iki kitle partisi ABD’deki gibi dönüşümlü olarak iktidara gelecekti.

Fakat ansızın hareketlenen Turgut Özal 12 Eylül generallerinin isteyip de beceremediği şeyi yaptı, ideolojik siyasî eğilimleri (sosyal demokrasi, sağ liberalizm, sert milliyetçilik, siyasî İslâmcılık) tek bir siyasî partide birleştirdiğini iddia ederek merkeze oturdu.

ANAP askerî cuntanın kitleselleşmiş siyasî versiyonuydu. Küresel yeni sağın Türkiye şubesiydi.  Sahici sendikaların, sert sosyalist ve milliyetçi hareketlerin asker polis zulmüyle vahşice tırpanlandığı, uçları budanan siyasetin tesviye edildiği, düzlendiği bir ortamda hızla ilerleyerek 24 Ocak kararlarını uyguladı.

Özal’ın tek başına iktidar olduğu dönemin son yılında (1991) Duvar yıkıldı, sosyalist sitemler çöktü. Özal, necip milletimizi ve kadim devletimizi “komünizm” denilen var olmayan tehlikeden koruyan 141-142. Maddeleri kaldırdı.

Kaldırılan maddelerin arasına, ülkeyi irtica denilen şeriatçı kalkışmalardan koruyan 163. Madde’yi de eklemişti. Aslında buna gerek yoktu. Zira kalkışma Özal’la başlamıştı. “Takunyalılar” diye tabir edilen Nakşibendi dergâhı müritleri devletin içine girmişti. 12 Eylül’den yıpranmamış zinde bir güç olarak çıkan tarikat ve cemaat erbabı, devletin sonuna kadar açılan para musluklarının altında ferahlıyor, derinlemesine örgütleniyor, giderek kitleselleşen ve merkeze yaklaşan Refah Partisi’nde yasal ve meşru bir siyasî kisve ediniyordu.

28 Şubat karaya vuran balığın ölmeden önceki son çırpınışı gibi oldu. Haklı, doğru fakat çok geç kalmış, isabetsiz bir atıştı. Siyasî toplum dikkate almadı, birkaç manevrayla savuşturdu. Bugünden bakıldığında insanın içinden komutanınız Kenan Evren miting meydanlarında elinde Kuran ayetler okurken, Kemalizm’i Türk-İslâm senteziyle ikame ederken, ilk ve orta öğretime zorunlu din dersi getirirken   aklınız neredeydi diye sormak geliyor.

Peki ben bunları şimdi niye anlatıyorum? Anlatıyorum, çünkü halk arasında zurnanın zırt dediği yer denilen, dönüşü mümkün olmayan bir yere gelindiğini görüyor ve geriye bakarak anlama ihtiyacı duyuyorum. Ayrıca Paul Klee’nin beni çok etkileyen, Walter Benjamin’in Tarih Meleği dediği, 1910 tarihli Angelus Novus (Yeni Melek) tablosunu hatırlıyorum.

Bu netameli tablodaki Tarih Meleği geçmişte kalan olaylar zincirinin tamamına odaklanarak her şeyi bir bütün olarak görür ve Walter Benjamin’in sözleriyle, orada, yani geçmişte “parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister” fakat geçmişten esen sert rüzgâr sonuna kadar açılmış kanatlarını kapamasını önler, “fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler.”

Geçmişten esen sert rüzgârıyla siyasî iktidarın yelkenlerini şişiren o fırtınayı durduracak bir müdahale, süreklilikte bir kesinti olmadıkça, ne bugünü değiştirebiliriz, ne de geleceği görebiliriz.

Böyle bir kesintiyi gerçekleştirecek bir güç var mı?

Sayın Saray’a göre yok. Son yirmi yılda, özellikle 2010 Referandumu’ndan bu yana önüne çıkan bütün engelleri yıkıp geçtiğini düşünüyor. Haksız değil. Hiçbir engelin önünde kararlı bir direnişle karşılaşmadı.

Ve şimdi meydan okuyor. “Engelleyemeyeceksiniz,” diyor, “Durduramayacaksınız. Bu gidişi durdurmaya sizin gücünüz yetmez!”

Ana muhalefet partisi başkanına hitap ediyormuş gibi görünüyor ama, aslında nüfusun yarısına hitap ediyor. Laiklik başta olmak üzere Atatürk İlke ve İnkılâpları’nı battal ettiğini, Kemalistleri devlet kurumlarından temizlediğini, üç referandumla rejimi değiştirdiğini, parayı, sopayı, tehdit ve şantajı birer  enstrüman gibi ustalıkla kullanarak her türlü muhalefeti baskı altına aldığını, ana muhalefet partisini kımıldayamaz hâle gelene kadar kuşattığını ve ona biat, bölünme ve imhadan oluşan üç alternatif  bıraktığını, medyanın neredeyse tamamını ele geçirdiğini görüyor  ve “bu gidiş”le neticeye ulaşacağına inanıyor.

Biri yargı bağımsızlığının, diğeri Kemalizm’in antitezi olan, Bakan sıfatına sahip   iki ağır topun İçişleri ve Adalet bakanlıklarına yerleştirilmesi Saray’ın son meydan okumasıdır.

Meydan okuma iki anlamda “son”dur.

Saray’ın tramvaydan inerek nihai hedefine ulaşması anlamında bir “son.”   Ya da bu ikili hamlenin yaratacağı kargaşanın yol açacağı direnişle Saray’ın dengesini kaybederek devrilmesi anlamında bir başka “son.”

Birinci “son”un gerçekleşmesi için iç ve dış koşullar Saray’dan yana. İçeriden dışarıdan her yönden darbe yiyerek afallamış, doldur-boşalt yaptığı kitlelerle ne yapacağını bilemeyen, kendi içinde her türlü entrikaya açık olarak bölünmüş bir ana muhalefet; öte yanda, Saray’ın yere tebeşirle çizdiği dairenin içinde söylem (ve içerik) üreterek sosyal medyaya tıkılmış farklı ebatlarda muhalefet partileri ve hamamda şarkı söyler gibi yüksek sesle her yöne atarlanarak dikkati çekmeye çalışan sanal âlem toplulukları.

Her muhalif emek, tavır ve söylem elbette saygıdeğerdir fakat önemli olan farklı programları ortak hedefte birleştirerek siyasî iktidarın pervasızlığını en azından sınırlayabilecek büyüklükte tutarlı bir kuvveti acilen yaratmaktır.

Gene birinci “son”un en önemli dayanak noktası, dış destektir. Bütün dinamikleri dramatik biçimde değişen uluslararası koşullar şimdilik müsait görünüyor. Saray, iktidarda kalmak için ülkenin jeostratejik konumunu kullanabiliyor.  ABD’yi dengeleyen Rusya’nın yerini AB aldı (Mertz: Türkiye’yi “küresel sorunları birlikte çözeceğimiz” ortak olarak görüyoruz); Trump’ın muhabbeti ve desteği de şimdilik devam ediyor (Barrack: “Türkiye bizden meşruiyet istedi, biz de verdik”).

Saray’ın iç politikayı düzlemesi, her türlü muhalefeti susturması için geçici de olsa çok elverişli bir uluslararası konjonktür oluştu. Bir iki provokasyonla maazallah cümlemizi şu sıralarda infaz ettirse, ABD ve AB taraflara itidal tavsiye edip, başını öte yana çevirir.

Bu yazılarda pek çok kez Saray’ın kusursuz bir diktatörlük kurmak için muhtaç olduğu, ideolojik olarak tutarlı, disiplinli baskı aygıtlarından mahrum olduğunu yazdım.   Yeni Adalet ve İçişleri bakanlarıyla Saray’ın bu ihtiyacı karşılamak istediğini anlıyoruz.

Kesinlikle deneyecek. Siyasî partilerin sultanlık benzeri bir din devletine biat ettiği, parlamenter sistem diye yutturulan bir tür meşruti monarşi, mümkünse hilafetle takviye edilmiş hanedan benzeri uhrevi bir yapı kurmak istiyor.

Buradan ikinci “son”a, yani bu iki atamayla başlayan yeni hamlenin, yeni sürecin Devlet’in içinde kaçınılmaz biçimde yaratacağı kargaşaya ve siyasî toplumun muhtemel direnişine geliyoruz.

Yargıçlar ve savcılar, sicilini ve uygulamalarını bizim gibi sıradan insanlardan çok daha iyi bildikleri Adalet Bakanı’na; emniyet teşkilatı ve jandarma Atatürk’ün adını anmayıp Abdülhamit’in tahta çıkış yıldönümünü kutlayan ilk hafız İçişleri Bakanı’na mı, yoksa temel hukuk ilkelerine ve Cumhuriyetin Kuruluş ilkelerine mi bağlılık gösterecek?

Ve en önemlisi, muhalif partilerle birlikte siyasî toplum ortak bir direniş ve mücadele cephesi örgütleyerek nüfusun yarıdan fazlasına güven verebilecek mi? Rüzgârına kapılıp gittiğimiz fırtınayı durduracak, Tarih Meleği’nin kanatlarını kapayıp arkasına dönerek geleceğe bakmasını sağlayacak bir müdahale/kesinti olacak mı?  

Bu ülke, anayasasına “laik demokratik sosyal hukuk devletidir” diye yazdı. Şu Ortadoğu’da hiçbir halka nasip olmayan, bin bir emek ve mücadeleyle yalnızca bize bağışlanan bu tanıma layık olabildik mi? Bu tanımı hak ediyor muyuz? Yoksa bundan sonra olacaklara müstahak mıyız?  yalogan@gmail.com

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *