
Yavuz Alogan
Victor Hugo, Sefiller romanının ikinci cildinde Waterloo Savaşı’na (16-18 Haziran 1815) uzun bir bölüm ayırır. Savaşın bütün evrelerini, orduların birbirini tuzağa düşürmek, imha etmek için yaptıkları taktik manevraları bir harp tarihçisi gibi anlatır.
Anlatının gerisinde, savaş ortamında açığa çıkan farklı insan karakterleri, tıpkı Ortaçağ savaşlarını anlatan goblen duvar halılarının ilk bakışta göze çarpmayan renkli ayrıntıları gibi belirir. Bir değirmeni ya da okul binasını ele geçirmek için atının üzerinde elinde bayrak mutlak bir ölüme koşan soylu şövalyeler, korkudan titreyen ya da bir bacağını top mermisi götürdükten sonra atından inmeyi reddeden ünlü generaller, olağanüstü kahramanlık gösteren sıradan askerler, gece vakti cesetleri soyan karanlık gölgeler, sahneler hâlinde birbirini izler.
Ve en önemlisi, savaşın esas komutanları oradadır. Fransa İmparatoru Napoleon Bonaparte ile Britanya Ordularının Komutanı Wellington Dükü Arthur Wellesley, sıradan askerlerin arasında, birbirini görecek konumda karşı karşıya durmaktadır. Avrupa’nın kaderi tayin edilecektir.
Rus yönetmen Sergey Bodnarçuk’un, Bonaparte’ı Rod Steiger’in, Wellesley’i Christopher Plummer’in, XVIII. Louis’yi Orson Welles’in canlandırdığı 1970 yapımı Waterloo filminde, bugünün ABD/İsrail-İran Savaşı için çok önemli bir ders içeren müthiş bir sahne vardır.
Savaş sabahı şafak sökerken Napoleon, günümüzde Paris’teki Hôtel des Invalides’de bulunan Askerî Müze’de içi doldurulmuş olarak teşhir edilen atı Marengo’yu dörtnala sürerek, safta toplanmış Fransız birliklerini son kez denetler. Wellesley onu karşı tepeden dürbünle izlemektedir. Bir ara Napoleon’un atı İngilizlerin atış menziline girer. Wellesley yanı başında tüfeğini doğrultup nişan alan askeri, tetiği çekmek üzereyken durdurur. Biz katil değiliz, der, “Birbirine ateş etmek komutanların işi değildir.”
19. yüzyıl savaşlarında soyluluk, centilmenlik, kahramanlık gibi değerler geçerliydi. Bu özellik kısmen I. Dünya Savaşı’nda da görüldü. II. Dünya Savaşı’nda bile Rommel, Guderian, Warlimont gibi Prusya askerî geleneğiyle yetişmiş Wehrmacht generalleri, savaş kurallarına riayet etmişlerdir. Katliam ve cinayet SS’in ve Gestapo’nun işiydi.
1949 Cenevre Sözleşmeleri’yle son şeklini alarak savaşın herkese her türlü atış serbest şeklinde çığırından çıkmış bir katliam olmadığını, insanî sınırların belirlediği kurallar çerçevesinde nasıl icra edileceğini gösteren savaş hukuku, günümüzde geçerli değil. Bu hukuk pek çok hükmün yanı sıra sivillerin, yaralıların ve esirlerin korunmasını, fiilen savaşmakla görevli olanlar ile olmayanlar arasında ayırım yapılmasını öngörüyordu.
Günümüzde herkes her yöntemle birbirine karşı savaştırılıyor. Bu son savaşta devlet başkanlarını, siyasî liderleri, komutanları uzaktan kumandalı yüksek teknolojiyle öldürmek anlamına gelen dekapitasyon yöntemi terk edilmez, dünya çapında kınanıp cezalandırılmaz ve geleceğin savaşlarında aynı pervasızlıkla kullanılırsa, başsız kalan milyonlarca insan en vahşi koşullarda bir bardak suya, bir somun ekmeğe muhtaç göçebe sürülerine dönüşerek yok olacak. İrili ufaklı bütün savaşlar cinayet ve katliama dönüşecek, bireysel terör bütün dünyaya yayılacak.
Askerî zorunluluk ile insanî değerler arasında denge kurmayan her savaş katliam, o savaşın her komutanı katildir.
Pedofil narsist hödük Trump’ın “Hepsini öldürüyoruz, sonunda müzakere edecek kimse bulamayacağız” mealinde sözleri, bir savaşçının, küresel bir sistem kurucusu ya da savunucusunun değil, işlediği seri cinayetle övünen bir katilin beyanıdır. Göğsünde haçlı dövmesi taşıyan, “Sünni ya da Şii fark etmez, İslamcı her rejim düşmanımızdır” diyen ABD Savaş Bakanı Pete Hegset ile Nazilerin Slav ırkını köleleştirme niyetinin teorisyeni Arthur Rosenberg arasında fark yoktur.
Riyad’da yapılan toplantıda, Müslüman ülkelerin ABD/İsrail saldırganlığını kınamadan saldırıya uğrayan İran’ı suçlayacak kadar şuurunu kaybetmiş korkak dışişleri bakanları, kendi halkları etnik ve mezhebî saflara ayrılarak birbirini katletmeye başladığında ne yapacaklar?
Batı kapitalizmi, kapitalist âlemin en değerli hammadde kaynağının tahribine ve tedarik zincirinin kopmasına yol açarak kendisini vurmuş oldu. Petro-kimya endüstrisi küresel çapta ağır bir krize sürüklendi. Küçük bir örnek: dünyanın küresel sıvı doğal gaz (LNG) arzının yüzde 20’sini sağlayan Katar Gas’ın Ceosu, “26 milyar dolara inşa ettiğimiz tesis 20 milyar dolarlık zarar gördü,” diye ağlıyor.
İran’ın doğrudan Körfez ülkelerine saldırmasının gerisinde Rus stratejik aklı, İran hava savunmasında ise Çin teknolojisinin etkisi görülüyor. Şimdi Batı, Körfez’i Normandiya Çıkarması (1944) gibi bir harekâtla işgal mi edecek; yoksa Doğu Asya ülkelerine sırtını dönerek çöle boru döşeyip ham maddeyi Hayfa limanına mı getirecek, yoksa Ceyhan’a mı yönlendirecek ve bu girişim kaç savaşa yol açarak kaç sene sürecek; öncesinde İran’ı susturmak için stratejik bombardıman mı yapacaklar, nükleer silah mı kullanacaklar, bunları konuşuyorlar.
Günümüzde savaş yüksek teknolojiyle uzaktan işlenen cinayete indirgendi, hiçbir ülke güvende değil. Küresel sermayenin elindeki medyanın yaydığı yoğun sis bulutlarının arasında sadece devlet başkanlarının palavraları, tutarsız sözleri işitiliyor. Bu nedenle, tarihe bakmak, günümüzde kopmuş görünen iplerin uçlarını bulup birbirine ekleyerek düşüncede ve eylemde bugüne uzanan bir kılavuz hattı oluşturmak gerekir. Latin Amerika ülkeleri Simon Bolivar’ın, Batı Asya halkları seküler Baas ideolojisinin ve Kemalizm’in ipine sarılıp kendi ulus-devletlerini güçlendirmedikçe; Amerikan halkı Evanjelistler ile Neoconlar arasındaki kavgaya müdahale etmedikçe ve Avrupalılar başlarındaki zavallı neoliberallerden kurtulmadıkça bu cinayetler daha büyük felaketlere yol açarak sürecek. yalogan@gmail.com

