SEDAT PEKER KORUMA ALTINA ALINMALIDIR

Yavuz Alogan

Parti devletinin bağrından kovulan, devlet mafyasından dışlanan orta boy mafya reisi yakınarak işe başladı. Onu nasıl dışlayabilmişlerdi?

O kadar hizmet etmiş, parti devletini savunmuş, gangsteri andıran milletvekilinin arabasına seçimlerde harcasın diye dolar dolu valiz bırakmış; icabında oluk oluk kan akıtacağını, “sözde” aydınların kanıyla duş alacağını korkusuzca ilan etmişti. Erdoğan’a “diktatör” diyenleri boyunlarından elektrik direklerine, ağaçlara asacaktı!

Bu arada parti devleti kendi mafyasını seçmiş, cezaevinden çıkardığı Çakıcı’yı kol başına koyarak yan yana fotoğrafını çekip servis etmişti. Beşinci kişiye karede yer vermemişlerdi; onu dışlamışlar, evini basıp çoluk çocuğuna silah çekmişlerdi.

        Pazarlık kapısı böylece açıldı. Önceleri tehdit örtülüydü, kutsal ve gizli bilgiler sadece ima ediliyordu: “Biz hepimiz bir aileyiz, her suçta beraberiz.”

        Bu evrede parti devleti örtülü tavizler vererek dışlanan yavrusunu yeniden bağrına basabilir ya da onu öldürebilirdi. İkisini de yapmadı ya da yapamadı. Önemsemez havalarda sessiz kaldı. Orta boy mafya reisi sinirlenmeye başladı: “Deveden öküzden kurban olur, aslandan kurban oğlmazz!” diye kükredi. Kalbi kırılmıştı. Biraz çocuksuydu.

        Sedat Peker eli yükselterek bir sonraki evreye geçti. Devlet  bağlantılı mafyanın marinaya çöken bir bölümünü, bütün rezaletleri, hatta cinayetleriyle ve dış bağlantılarıyla ifşa etti. “Uyuşturucunun geldiği adres belli, sehemin (payın) sahibi Mehmet Ağar’dır!” diye haykırdı. Parti devleti yine  sesini çıkarmadı. Ağar ise hiç üstüne alınmadı, her zamanki uykulu kayıtsız tavrıyla, “Profesyonel yöneticiyim ben,” dedi. “Dokunulmazlığım yok ki isteyen gelir araştırır.” Kimse araştırmaya gelmedi.

        Bunun üzerine mağdur mafya şefi eli biraz daha yükseltti. Bu kez yeni kokain güzergâhını açıkladı. Mallar, ABD’nin Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’nin (DEA) denetlediği Kolombiya üzerinden değil denetimin olmadığı Venezuela üzerinden geliyor, Lazkiye ve Kıbrıs üzerinden dağıtılıyordu. Güzergâhın “kurucusu” Binali Yıldırım’ın kumar seven şişman oğlu Erkam’dan başkası değildi. 

Açıklama müthişti. Herkes dikkat kesildi. Yoksa devlet uyuşturucu ticareti mi yapıyordu? Fakat hiçbir şey olmadı. Sayın Binali Yıldırım göbeğini hoplatarak güldü, “Benim oğlum Venezuela’ya gitmiştir,” dedi. “Ve beraberinde Koronavirüs ile mücadele amacıyla orada ihtiyaç sahiplerine test kiti, maske gibi birtakım malzemeler götürüp dağıtmıştır.” Bazı cesur gazeteciler o sırada Türkiye’de vaka sayısının otuz bin, Venezuela’da ise sadece 360 olduğunu belirttilerse de sesleri fazla duyulmadı.

Bunun üzerine Sedat Peker zincirlerinden boşalmış gibi ifşaatını sürdürdü. Pambukören’in, pardon Demirören’in,  750 milyon dolarlık kredisinden girdi; Soylu’nun SBK’ya kaçması için tiyö verdiğinden çıktı; SADAT’ın El-Nusra’ya silah ve araç gönderdiğini,  parti devletinin kendisine gazete baskını yaptırdığını anlattı.

        Bu kadarı da olamazdı.  İnsanlar umutlandılar, Ecevit’in “Yarın” şiirindeki gibi hissettiler: “Karıncaların telaşından belli / bir şeyler olacak yarın/… pek o kadar göremesek de uzağı / kuşların uçuşundan belli / bir şeyler olacak yarın.”

        Fakat bir şey olmadı…      

        “Sizi önce rezil, sonra deli edeceğim” diyen Sedat Peker, Saray’ın görmezden gelmesi, suçlananların kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş delirmeye başladı ve nihayet  8. videosunun sonunda  “Helalleşeceğiz, Tayyip abi” diyerek yıpratma ve pazarlık aşamasından kesin sonuçlu nihai muharebe aşamasına geçtiğini ilan etti. Fakat helalleşme videosu sürekli ertelendi.  

        O arada esrarengiz olaylar olmuştu. Bavulcu milletvekiliyle mafya reisi arasında telefon konuşmaları sosyal medyaya düştü; bazı çapsız popüler paragöz gazeteciler arabulucuk işine soyundular. Sedat Peker hepsini rezil etti.  Nihayet pazarlık başlamış gibi göründü fakat bu arada parti devleti sanırım bir diplomatik atak yaptı. Sedat Peker,  Dubai’deki devlet görevlilerinin kendisine gelerek, “Başka bir ülkeyi kötüleyen videolar çekemezsiniz,” dediğini açıkladı. Kahramanımızın üstün yetenek sergilediği görsel performansından yoksun kaldık.

        Bunun üzerine Sedat Reis sosyal medyada yazmaya, vekil kullanmaya başladı. SPK içindeki rüşvet çarkını açığa çıkardı, Cumhurbaşkanı danışmanlarını istifa ettirdi, rüşvet parasının miktarını söyledi (180 milyon dolar nakit), paranın kasaların içinde saklandığı adresi verdi.  Nihayet doğrudan Saray’ı hedef aldı. “Seçime iki ay kalaya beni bekleyin, sizi sokağa çıkamaz hâle getireceğim” diyerek son darbeyi indirmeye hazır olduğunu belirtti.

Fakat örüntü değişmedi. Parti devletinin kayıtsızlığı ve suçlananların pişkinliği devam etti. SPK Başkanı, “Hakkımda söylenenlerin hepsi iftira,” dedi; “Ben bu iddialarla ilgili hukuki süreç başlattım” diyerek sorumluluk sahibi devlet adamı havalarına büründü.

        Bertold Brecht’i kıskandıracak kadar epik özellikler taşıyan bu “Üç Kuruşluk Opera” bir gün kesinlikle seyircisiyle buluşacak ve hayranlık uyandıran Mac the Knife benzeri kahramanı gerçek boyutlarıyla ortaya çıkacak.

Fakat şimdilik bir ara sonuç çıkarmak gerekir.

        Bir bütün olarak bakıldığında olay ve süreç baştan sona sui generis, yani benzersiz, nevi şahsına münhasırdır. Millî ve yerli de denebilir.

Mafya örgütlerinde her zaman kopmalar olur. Potansiyel itirafçı, teşkilatı ele verme tehdidinde bulunarak konumunu yükseltmeye ya da durumunu düzeltmeye çalışır. Teşkilata yaptığı şantaj sonuç vermezse, bu arada öldürülmezse itirafçı olur, koruma altına alınarak tanıklık yapar.  Muhatabı Devlet’tir. Teşkilatın suç teşkil eden fiillerini yargıçlara anlatır, itirafta bulunur. Martin Scorsese filmlerini, özellikle “GoodFellas”ı, en azından Francis Ford Coppola’nın “Godfather”ını hatırlayalım.

        Oysa bizde durum tam tersi istikamette başladı ve gelişti. İtirafçı mafya reisi Devlet’e itirafta bulunmuyor, Devlet’i itirafa zorluyor, parti devletinin bizzat işlediği ya da ortak olduğu suçları açıklıyor; yargıçları, polis şeflerini, kurum başkanlarını ilişkileriyle birlikte deşifre ediyor. “Hepsinin bende kaseti var,” diyor. Muhatabı yargı değil, kamuoyu. Kullandığı araç sosyal medya, bir tripod ve bir kamera. “Vallahi sizi…”

        Bu ayırt edici özelliği sayesinde Sedat Peker kardeşimiz, geçmişte her ne suç işlemiş olursa olsun, şu anda Türkiye’nin en önemli ve değerli bilgi kaynağıdır. Sistemin röntgenini çekti; parti devletinin gizli kasasını açtı ve içindeki göz alıcı, utanç verici gerçeği yurttaşların gözüne soktu. Kamuoyunun hiç eksilmeyen ilgisini ve  dikkatini kendi üzerinde topladı. Tarihe geçecek büyük bir iletişim başarısıdır.

        Mutlaka korunması gerekir.  Muhalefet partileri üç maymunu oynayacak yerde Sedat Peker’in can güvenliğine hemen kefil olmalı, güvenli biçimde ülkeye getirilerek 5726 sayılı kanun gereğince “tanık koruma programı”na alınmasını   talep etmeli, kendi iktidarlarında bunu yapacaklarına söz vermelidir. Türkiye için bir umut ve bir imkândır Sedat Peker… Hayatta kalırsa geleceğin büyük temizlik operasyonunun en birinci tanığı olacaktır.

        Mevcut durumda Cumhuriyet Savcılarını göreve  çağırmak tam bir ikiyüzlülüktür.   Hakimler ve Savcılar (Yüksek!) Kurulu iktidarın seviyesine alçaltılıp kuşa çevrilirken, 5235 sayılı kanunla savcıların yetkileri kısıtlanırken neredeydiniz? Eli kolu bağlanırken seyrettiğimiz savcı şimdi ne yapsın?

        Neyse, konuyu dağıtmayalım…

        Uluslararası cinayet piyasasında Sedat Peker’in başı için 25 milyon dolar teklifle ihaleye çıkıldığı söylentisi, parti suretine bürünmüş de olsa Devlet diye bir şey varsa eğer, yetkililer tarafından tekzip edilmelidir. Ayıptır! Günü belki kurtarırsınız ama geleceği ebediyen kaybedersiniz, yatacak yeriniz olmaz.

        Şu sıcak pazar gününde herkesi Devlet’in tek partiden,  çetelerden, yolsuzluk ve her türlü rezaletten kurtarılması, eli titremeyen Jakoben bir adalet anlayışıyla bütün günahlarından arındırılması için gerekli koşulların nasıl oluşturulabileceğini düşünmeye davet ediyorum. Veryansın, 18. 09.2022