UYANMA VAKTİ

Yavuz Alogan

Gerçekler fazla tekrarlandığında kanıksanır. Uzun zaman sürüncemede kalan şeyler de öyledir. Zamanla alışırsınız, en anormal durumları normalmiş gibi algılamaya başlarsınız. Bu sükûnet hâli, aslında anormal olan durum sizin kimliğinizi, hayat tarzınızı değiştirmeye başladığı ana kadar sürer, yerini öfkeye bırakır. Uzakta bir baraj yıkılmıştır. Barajın suları evinizi basıncaya kadar sizin için bu sadece bir “haber”dir, ıslanmaya başladığınız anda felakete dönüşür.   

Tiyatro sanatçısı merhum Ferhan Şensoy’un şu sözü aslında alışma hâlini anlatır: “Her gün, ulan bugün acaba ne olacak diye kalkıyoruz, bu kadar da olmaz ki canım diyerek yatıyoruz.” Ama bir gün öyle bir olay olur ki artık yatamazsınız, sürekli uyanık kalmanız gerekir.

Devlet’i yönetmeye, her ne istiyorsa onu yaptırmaya alışmış yetenekli siyasetçi insanın kanıksama özelliğini bilir ve başarıyla kullanır.  Yurttaşlarda şok etkisi yaratan bir şey söyler.   İnsanların ortaokuldaki yurttaşlık derslerinde öğrendikleri, içinde yaşadıkları kültür, gelenek ve görenekten edindikleri “kimlik,” hatta “benlik” duygusu ansızın yerinden oynar.  Fakat siyasetçi söylediği şeyi tekrarlar, alışacağınızı, kanıksayacağınızı düşünür.  İlk tepkiyi dikkatle gözler, anketlere bakar, insanların şoku atlatmasını bekler.

Mesela “Siz aslında Türk milleti değilsiniz, Türk, Kürt ve Arap ümmetisiniz” demiştir ve yurttaşların yüz yıldır benimsedikleri “kimlik” duygusu birden altüst olmuştur. Siyasetçi insanların bu fikre alışacaklarını varsayar.   

Gerçi bu yeni değildir, buna benzer fikirleri savunanlar hep olmuştur.  Fakat siyasî toplumun marjinal gördüğü gruplar, biraz ileri giderlerse laik üniter ulus-devletin yumruğunu yiyeceklerini bildikleri için hep geri durmuşlar, oy kaygısı taşıyan dar görüşlü politikacının yemleriyle beslenerek kendi kabuklarının içinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yurttaşlar bu türden kimlik iddialarını yıllarca basit bir arıza, bir tür parazit gibi algılamışlar, önemsememişlerdir.

Fakat aynı iddia marjinal kesimlerden değil de bizatihi Devlet’in kadir-i mutlak hep muzaffer daima zirvesinden ısrarla dile getirilince, tam bir şok etkisi yaratmıştır. Hele ki ümmetçilerin içindeki marjinal kesimler “biz neymişiz be ağbi” tavrıyla şeriat ve hilafet talep ederek mevcut durumu abartmaya, ayrılıkçı Kürtler siyasî İslâm’ın bütün kavimleri birleştirme gücünü zil takıp oynayarak övmeye, Araplar aynı ümmet içinde Türklere ortak olacakları için sevinmeye başlamışlarsa, yaratılan şok dalgaları çarpan etkisiyle zincirleme reaksiyona yol açar ve toplum içten içe kaynamaya başlar.

En basit ve cahil insanda bile kıyaslama yeteneği, ilkel de olsa bir tür adalet duygusu vardır. Siz vatansever Amiral’i üç yıl önceki sözünden ötürü tutuklar, halkın “bebek katili, terörist başı” dediği mahkûma bahçesinde ziraat da yapabileceği, sesini bütün dünyaya duyurabilmesi için her türlü iletişim aracıyla donatılmış konforlu villa inşa ederseniz ya da hiçbir suçu olmayan liberal entelektüeli sırf gıcık kaptığınız için müebbet hapislerde çürütürken AVM yakıp insanları öldüren adamı terör örgütü için ajitasyon ve propaganda yapsın diye salıverirseniz, olmaz! Gerçekten, olmaz! İnsanlar bunu görürler, adalet diye bir şey olmadığını anlarlar. Hakikati bu kez bin kitabın anlatamayacağı şekilde öğrenmişlerdir.  Toplum içten içe kaynamaya başlar.

Siz bu kaynamayı göremezsiniz.  Durgunluğa, hareketsizliğe bakıp, “Bu halktan bir cacık olmaz, ancak stadyumda bağırır, sosyal medya hamamında şarkı söyler,” diye düşünürsünüz.

Fakat en yukarıdaki siyasetçi, kaynamayı Devlet’in bin gözüyle görür, içeriden birileri ona ateşi kısmasını, tencerenin kapağını aralamasını söyler. Aksi hâlde tencere taşacak, ne servet, ne aile ne de itibar kalacaktır. Bunun üzerine en yukarıdaki siyasetçi, şok etkisi yaratan sözlerini, değişen bir şey yokmuş gibi anlamlar taşıyan sözlerle dengelemeye çalışır, halkın “bebek katili, narko terörist!” dediği adama devlet katında statü verilmesi için önüne konulan kararnameyi imzalarken eli titrer, dolmakalemini masanın üzerine bırakıp düşünmeye başlar.

Bütün devlet ricali gelinen noktada durup düşünmeye başlamış olsa gerektir. Fon müziği olarak belki de “Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” diyen   nihavent   makamındaki o   hüzünlü şarkı çalmaktadır.  

 Neyse, uzatmayalım…

 Geçen gün devlet tecrübesini haiz bir arkadaşımla yemek yiyorduk. “Bilmem dikkatinizi çekti mi,” dedi. “Sayın Reis, Malazgirt anma töreninde ilk kez ‘Türk milleti’ ifadesini kullandı.”

Dikkatimi çekmez olur mu, ağzından çıkan her sözcük dikkatimi çekiyor. Sayın Reis, daha   bir yıl önce, 26 Ağustos 2025 Malazgirt nutkunda, “Türkler, Araplar, Kürtler olarak bu coğrafyada kıyamete kadar hep beraber yan yana yaşayacağız,” demişti.  Fakat 26 Ağustos 2026 Malazgirt nutkunda “Türk-Kürt-Arap” ifadesi geçmiyor; onun yerine iki yerde “Türk milleti” kavramı var. “Tahriklerle, tuzaklarla Türkiye’nin ve Türk milletinin kutlu yürüyüşünü durduracaklarını zannedenler hayal kırıklığına uğramaya mahkûmdur,” dedi. Çok güzel! Tamamen aynı fikirdeyiz.

Sayın Reis bu sözleri kendisine söylemiş olmalı. Biz zaten biliyoruz. Ayrıca daha iki gün önce Rize’de damdan düşer gibi, “Cephe siyasetinden kurtulmalıyız,” dedi. “Millî menfaatlerde ortaklaşmaya ihtiyaç var,” diye ekledi.  Bu da doğru. Tamamen aynı fikirdeyiz. Ortalıkta başka cephe, hatta cephe ihtimali bile görünmediğine göre, Sayın Reis bu sözleri kendisine, bizzat başında olduğu Cumhur İttifakı’na söylemiş olmalı.   

Demek ki Devlet’in en üst katında, “Fazla açıldık, ileride şelâle var,” şeklinde bir irade doğdu. Tencerenin altını kısma, kapağı aralama ihtiyacı duydular. Düşünüp taşınacaklar, değişik bir söylem arayacaklar.

Fakat daha da şaşırtıcı olan, Suriye ile Türkiye’yi Sam Amca’nın arabasına koşulmuş iki beygir gibi aynı hizada tutarak kamçılamaya çalışan, siz kabilelerden oluşmuş ilkel bir kavimsiniz, sizi ancak hayırsever bir sultan yönetebilir, Osmanlı millet sistemi ne güzeldi, zaten İsrail de bu bölgede ulus-devlet istemiyor diyen zır cahil Amerikan Sefiri Tom Barrack’ın ansızın ağız değiştirmesidir. İki gün önce Sefir-i Âzam ilk diplomatik resepsiyonunu, belki de ağız değiştirdiğini göstermek için verdi. “Benim dedeme Türk derlerdi,” dedi. Çok şaşırdım. Öcalan’ın uçakta gözbağı açıldığı anda, “Benim anam da Türk’tür ağbiler, ben her yola gelirim, size hizmet ederim” mealindeki sözlerini hatırladım.

Neyse, konuyu dağıtmayalım. Hizmette sınır olmadığı açık zaten, üzerinde durmaya değmez.

Tom Barrack, dedesinin Türk olduğunu söyledikten sonra, lan n’oluyor demeye kalmadan, romantik ve nostaljik bir üslupla Atatürk’ü övmeye başladı: “Ailemin Amerika’ya tam uyum sağladığı o dönemi düşünürseniz; Mustafa Kemal Atatürk adında bir adamın, 600 yıl boyunca dünyada büyük bir güç olmuş bir kültür için yeni bir doku, yeni bir yapı ve yeni bir istikamet belirlemeye giriştiğini görürsünüz.”

 Söylemde bir değişiklik var. Taktik ya da stratejik mi, konjonktürel ya da yapısal mı, zamanla göreceğiz.

Son tahlilde ve en genelde bunların ya gidişatın vahametini fark ederek, toplumun içten içe kaynamaya başladığını görerek kendilerine ayar verdiklerini ya da Devlet’in içinden birilerinin “bu kadarı çok fazla” diyerek hepsine birden ayar verdiğini anlıyoruz, daha doğrusu tahmin ediyoruz. Belki de ansızın halkta yarattıkları izlenimden korktular. Ayrılıkçı Kürtlerin “iki dilli devlet” uygulamasını erkene alarak inisiyatif göstermelerinden, işe trafik tabelalarıyla başlamalarından, kitlesel taziye törenleri yapmalarından ürkmüş de olabilirler.  

Elbette yavaş dönen bu değirmen ince ince daha çok tahıl öğütür. Ortamın biraz yatışmasını bekledikten sonra, dikkatleri başka yöne çekme çabalarının sonuç verdiğini gördükçe lafın orasından girip burasından çıkarak, çalıların etrafından dolanarak, halkı dik yokuşlarda bunaltıp bezdirerek azami programları doğrultusunda hızlanabilirler, toplumu gafil avlayabilecekleri savaş, kargaşa gibi işlerden medet umabilirler. 

Emin olunuz ki   her şey olabilir. Saray Rejimi’nin gerisinde dönüp sığınacağı bir yer kalmadı, önünde ise gidebileceği bir yer, varabileceği bir menzil de yok artık. Bu koşullarda hiçbir şey şaşırtıcı olmaz.

Mevcut durum zaten yeterince şaşırtıcı. Şu son yıllarda onca irili ufaklı seçim ve referandum yapıldı. Başınıza geçen, Meclis’i dolduran adamlara kendi kafalarına ya da düvel-i muazzama’nın taleplerine göre yeni bir devlet kursunlar diye mi oy verdiniz? Onlar yeni bir devlet kuracağız, millî kimliğinizi değiştireceğiz diye mi sizden oy istediler? Üsküdar’da sabah olmadı mı? Yaklaşan seçimleri kimin kazanacağı daha şimdiden belli değil mi?

Bu yazılarda sıklıkla Toplum Sözleşmesi, Kurucu Meclis, Millet İradesi gibi kavramlar kullanıyorum.  Bunlardan gına gelmiş olmalı ki okur, nasıl olacak, kim yapacak gibi tepkiler göstermeye başladı. “Nereden biliyorsun?” diye soruyorlar.

Ben bir şey bilmiyorum. Sadece tarihe bakıyorum. 1860’lı yıllardan bu yana, Cumhuriyet’in yüz yılını da kapsayacak şekilde   daima istibdada karşı hürriyet, gericiliğe karşı ilericilik, irticaya karşı laiklik ve gelenekçiliğe karşı modernlik atılımları olmuş. Bu atılımların her biri kurucu meclis niteliğinde bir yapıyla, yeni bir toplum sözleşmesiyle, zamanın ruhuna uygun bir anayasayla neticelenmiş.  Gerileme, parçalanma, yozlaşma dönemleri daima Devlet’in ve siyasî toplumun içindeki ilericilerle halkın içindeki vatanseverleri birleştiren büyük atılımlarla aşılmış.         

En temel kavramların, Cumhuriyet’in temellerinin sorgulandığı şu vahim dağılma ve dibine kadar çürüyerek yozlaşma (toplumsal anomi) döneminde yeni bir atılıma inanmıyorsanız, Ferhan Şensoy’un dediği gibi, her sabah bugün ne olacak diye kalkmaya, her gece bu kadarı da olmaz diye yatmaya devam edersiniz.  Fakat bu da bir yere kadar sürer. Sizi sürekli uyanık kalmaya mecbur bırakan bir vakit mutlaka gelecektir. O zaman ne yapacaksınız?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *