
Yavuz Alogan
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, fon yolsuzluğuyla ilgili iddialar kendisine bulaşınca, dürüst devlet adamı tadında inandırıcı bir poza bürünerek Yüce Meclis’te kürsüye çıktı, radyofonik sesiyle “Ben değil, özel kalem müdürüm fonlandı,” diyerek mertçe şecaat arz etti.
Müdür ona gelmiş ve boynunu bükerek mealen şöyle demiş: “Arkadaşlarla kendi aramızda 7 milyon gibi cüz’i bir para toplayıp fona yatırmıştık, şu anda büyük kayıp yaşıyoruz.” Vah vah!.. Büyük mağduriyet.
Mahalle çocukları kendi aralarında para toplayıp büyük boy bir pizza satın almışlar fakat tam yiyecekleri sırada dükkân sahibinin köpeği pizzayı kaptığı gibi kayıplara karışmış. Çocuklar mağdur olmuşlar, ne yiyecekler şimdi? Paraları da gitmiş…
Bu arada Sayın Reis’in gözde bürokratlarından, eski SPK Başkanı ve yine Sayın Saray tarafından Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu Başkanı olarak atanan (lütfen burada durup yedi sözcükten oluşan bu makam sıfatını bir daha okuyunuz!) 1973 doğumlu İbrahim Ömer Gönül, ki kendisi eski Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün oğlu olması hasebiyle soylu bir AKP ailesinden gelmektedir, asrın Fon Yolsuzluğu olarak tarihe geçen olay hakkında şöyle buyurmuş: “Halk teveccüh eder de hisseye yığılma olursa, onu hemen manipülasyon olarak sınıflandıramayız.” Yani bu normaldir, diyor. Doğru söylüyor. İktisadî sistem kumarhane ve kârhâne kapitalizmine dönüşmüşse her şey normaldir.
Burada durup, iktidar çevresi milyarlarla oynarken vatandaş et süt ıspanak hıyar patlıcan yiyemiyor, kirasını ödeyemiyor, çocuğun okul masrafını karşılayamıyor, emekli perişan gibisine kaba ajitasyon yapacak değilim.
Fon rezilliğinin açığa çıkardığı şu Hakikat’i işaret etmekle yetineceğim: Saray çevresinin normali ile halkın normali arasındaki mesafe olağanüstü açılmış, büyük devrimlere sebebiyet veren türden uzlaşmaz bir çelişkiye dönüşmüştür.
AKP’nin 12 milyon üyesi ve Reis hayranları derin kederler içinde. Ancak keder Saray’a doğru çıkıldıkça “Tezgâh kurup yiyorlar, peki bize niye vermiyorlar!” şekline bürünürken, aşağıya doğru inildikçe “Müslüman’a yakışmıyor” ya da daha aşağılarda “komşusu açken tok yatanın…” şekline bürünüyor; Ali Şeriati, Muhammed İkbal ve Seyyid Kutup gibi düşünürlerin hayaleti zihinlerde dolaşıyor ve nihayet kalaşnikovlu Selefi Cihatçı’ya muazzam bir ajitasyon ve propaganda malzemesi sağlıyor.
Partinin masum çoğunluğu, Sayın Reis’in Incorruptible (ahlakı bozulmaz, satın alınamaz) Robespierre gibi eli titremeyen şaşmaz bir adalet duygusuyla yolsuzları foncuları “kahru peruşan” etmesini, Müthiş İvan’ın soylular sınıfı Boyarlar’a yaptığı gibi, alayını Saray’ının önünde kılıçtan geçirmesini bekliyor. Bu bekleyişin süresini, ne zaman umutsuzluğa dönüşeceğini kestiremiyoruz.
Fakat buradan ikinci Hakikat’e geliyoruz. Saray kendi normalini halka normal göstermeye, insanları uyutup avutarak rezaleti unutturmaya çalıştıkça umutsuzluğa kapılan taraftar, Reis’in bizzat diktiği, özenle sulayarak büyüttüğü ve üzerinde yaşadığı ağacı kesemeyeceğini anlayacak ve onu Saray’ın yaldızlı mobilyaları arasında artık karizmatik olmayan gerçek boyutlarıyla görecektir.
Müthiş İvan’ın (Ivan Groznıy), yani Rus Çarı IV. İvan Vasilyeviç’in (1530-1584) adını anarken aklıma geldi: Saray denilen sistemin ne olduğunu anlatan en iyi film, yönetmenliğini Sergey Ayzenştayn’ın yaptığı 1944 tarihli Müthiş İvan filmidir. Çok sert bir filmdir. Stalin’i haklı çıkarmak için yapılmıştır. Fakat Stalin filmi beğenmez. Bir öpüşme sahnesinin ahlaka mugayir, yani ahlaksızca olduğu bahanesiyle yasaklanan film, ancak mevcut Groznıy 1953’te öldükten sonra, Huruşov döneminde, 1958’de vizyona girmiştir. Siyah beyaz muhteşem ışık oyunlarıyla seyirciyi büyüleyen bir başeserdir.
Neyse uzatmayalım, konu dağılmasın…
İşte bu film gerçek bir Saray atmosferi verir. Çar güçlendikçe yalnızlaşır, çevresinde dehşet verici bir iktidar mücadelesi başlar, cinayetler işlenir. Saray efradı heyecan, heves ve telaşla onun ölmesini beklemektedir. Çar’ın halası Efrosinya, geri zekâlı oğlu Vladimir’i tahta çıkarmak istemekte, Boyarlar türlü entrikayla Çar’ın altını oymaktadır.
Bu atmosferden üçüncü Hakikat’e geliyoruz: paranın ve iktidarın tek merkez olarak toplandığı her yaldızlı cilâlı Saray bir entrika yuvasıdır, orada halkın rızkından kesilen haracın toplanıp bölüşüldüğü gizli kapaklı bir hayat yaşanır. Cumhuriyet’le, yurttaşlık bilinciyle bağdaşmaz. Saray şatafatı, Türk milletinin genetik kodlarına işleyen, Mustafa Kemal’in pantolonunun paçalarını sıvayıp ayaklarını sokarak dinlendiği bir de havuzu olan mütevazı Çankaya Köşkü’nün yerini asla tutamaz. İtibar, liderin karakterinden, başarılarından gelir, tasarruf konusu değildir.
Hep soruyorlar, madem öyle Türk halkı neden sessiz? Örgütlerini kaybeden, uzlaşmaz ideolojik çelişkilerle bilinçli olarak bölünen, geçim sıkıntısıyla afallayan, muhalefetten de umudunu kesen halkın sürüleştiğini, Reis nereye çekerse oraya gideceğini iddia edenler bile var.
Bu iddia tamamen yersiz mi? Değil.
Bizim halkımız yıllar boyunca sandıkta netice almaya koşullandı. Temkinlidir, hatta biraz sinsidir, punduna getireceği zamanı kollar. Anketör sorar, “Hangi partiye oy vereceksiniz?” İçinden küfrederken dışından “Tabiî ki AKP’ye” diyebilir mesela, zamanın gelmesini bekler. Peki zaman gelecek mi? Hangi partiye oy verecek?
Oyları bölmemek için asla küçük partilere oy vermeyecektir. Fakat netice almaya en yakın, en büyük ana muhalefet partisi bölünmüş, çökmektedir. Halkımız yağmur altında, kısa bir şimşek aydınlığında lider gibi görünen adamın AKP’nin şantajı altında dut yemiş bülbüle döndüğünü anlamayacak kadar sezgi yoksunu değildir. İktidarın ve paranın merkezi olan Saray’ın ana muhalefet partisinin ilkesiz, ideolojisiz, eli yüzü düzgün tahsilli terbiyeli diye sokaktan toplanmış belediye başkanlarını ve milletvekillerini mıknatıs gibi çekerek satın aldığını, bunun feci bir ilkesizlik, kadrosuzluk ve örgütsüzlük belirtisi olduğunu, aslında ana muhalefet partisinin parti bile olmadığını anlamayacak kadar idrak yoksunu da değildir.
O vakit dördüncü Hakikat’i yazalım: Büyük Türk milleti sandığın önüne gelmeyeceğini ya da seçimlerin hileli olduğunu/olacağını anladığı anda, sığınacağı merkezi bizzat yaratmak üzere Türk millî kimliğine sahip çıkarak, Devlet’in yozlaşmamış bölümünü de saflarına katarak, genç Mustafa Kemal posterleriyle sokakta, ayaklarıyla oy verecek ve son yirmi beş yılda kaybettiği her şeyi geri almak için ileri atılacaktır.
Bakınız, Cumhur İttifakı bu hakikati biliyor. Sayın Bahçeli’nin “Gençlerimize sesleniyorum, Fransa’ya heveslenmeyin, Türkiye’ye sahip çıkın, Türkiye sizin olsun!” diye acı acı feryat etmesi tesadüf değildir. Derin bir korkunun ifadesidir. Türkiye elbette gençlerin olacak, gençler vatanımıza sahip çıkacaklar, sokaklarda Andımız’ı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni yüksek sesle topluca okuyacaklardır. Sayın Reis’in partililere her seslenişinde, kulaklara fısıldarcasına, “Sokağı boş bırakmayın,” demesi de tesadüf değildir.
Onlar bu Hakikat’i biliyorlar da biz neden ikide birde “Bu halktan bir şey olmaz” diye esef ediyoruz, anlamak mümkün değil.
Peki biz sahici bir diktatörlük altında kımıldayamaz hâlde mi yaşıyoruz. Hayır! Gazetecileri tutukluyormuş da sosyal medyayı kısıtlayıp mafyanın kurduğu muhalif tv kanalını kapatıyormuş… Geçmişin siyasî cinayetleri, tutuklamaları, işkenceleri, sokakta adam kurşunlamalarıyla kıyaslandığında şu anda yaşananlar beceriksizce düzenlenmiş hukuk ihlâlleri, iktidarda kalma telaşının tezahürleri gibi duruyor.
Birkaç savcı ve hâkim, terfi kaygısı taşıyan az sayıda emniyet müdürü ve generalle, Devlet’e nüfuz etmiş, her biri ayrı telden çalan tarikatlarla diktatörlük kurulmaz. Para dağıtarak, siyasîlere şantaj yaparak, Trump’ın verdiği uluslararası meşruiyetle diktatör olunabilir mi? Emrinde tam bir endoktrinasyondan geçirilmiş Gestapo benzeri bir siyasî polis gücü bile yok. Kaynaklar tükendikçe, haracın bölüşümünde eşitsizlik arttıkça merkeze sadakat kaçınılmaz biçimde azalacaktır, Devlet bürokrasisi derin uykulardan uyanacak, milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını anlayacak, ona göre vaziyet alacaktır.
Türkiye’de sahici bir diktatörlük olsaydı, böyle bir Fon Rezaleti olur muydu mesela? Olmazdı! Olsa bile kimsenin ruhu duymazdı, en azından gerçekler böylesine müstehcen biçimde ortalığa saçılmazdı.
Milyarlarla oynayan, bin koyup milyar toplayan, paraları istifleyip yurt dışına kaçıran, Londra’da mahalle, Almanya’da AVM satın alan vatan hainlerine gösterilen tepkileri yatıştırmak, insanların yüreğine korku salmak için Parti Devleti’nin sözcüsü Ömer Çelik, “En üst düzeyde mücadele başlatacağız,” dedi. Çocuksu sözler!… Ne yapacaksınız? Hadi, buyurun yapın! Devlet’in, hatta siyasî toplumun, yargıçların savcıların, polisin, askerlerin ve üniversitelerin içinde bile parayla satın alınamayan, şantaj altında olmayan, giderek tutuklanmaktan da korkmayacak, size “Artık yeter!” diyecek on binlerce insan var. İstinat duvarlarınız yıkıldıkça tabanınız kayıyor, durduramıyorsunuz.
Bendeniz, Sayın Ömer Çelik’e Müthiş İvan’ın Opriçniki’si gibi “en üst düzeyde” özel bir polis gücü kurmasını -biraz gecikmiş olarak- tavsiye ediyorum. Halkın “Cehennem Karanlığı” dediği bu özel polis teşkilatının adamları siyah giyinir, siyah atlara biner ve işaret olarak yanlarında birer köpek kafatası ve süpürge taşırlardı. Rusya’nın Geç Ortaçağı’nın en karanlık son döneminde, 1565-1572 arasında faaliyet gösterdiler. Mevcut koşullarda Saray’a çok yakışır.
Neyse, şaka bir yana, beşinci ve sonuncu Hakikat’i yazıyor ve bu uzun yazıya son veriyorum: Türk milleti Saray Rejimi’nin gerçek yüzünü gördü, niyetini anladı; Cumhuriyet devrinin şu yirmi beş yıllık parantezini kapatacak bir Kurucu Meclis marifetiyle Toplum Sözleşmesi’ni yenileyerek, laik demokratik sosyal hukuk devleti arayışını çok zor ve zahmetli de olsa zafere ulaştıracak. Herkes için çok öğretici, tarihi bir döneme giriyoruz.

