
Yavuz Alogan
Toplumların hayatı tarihsel dönemlere ayrılır. Yaklaşık 15-20 yıl içinde bir kuşak faal ömrünü tamamlayarak yerini bir başka kuşağa bırakır. Her kuşağın ayrı bir macerası vardır. Maddi koşullar, siyasî ve sosyolojik değişimler her kuşağın düşünce davranış kalıplarını biçimlendirir.
Geçmişten gelen süreklilik devrim ve savaş gibi durumlarda kopuşlarla kesintiye uğrar, yeni bir dönem başlar, öncekilere hiç benzemeyen başka bir kuşak ortaya çıkar. Mesela İttihat ve Terakki kuşağı (Balkan Savaşı, Dünya Savaşı, İmparatorluğun çöküşü) ile erken Cumhuriyet dönemi kuşağı (Kuruluş, Devrimler, tek parti yönetimi, emperyal geçmişle hesaplaşma); Demokrat Parti kuşağı (çok partili hayata geçiş, seçimle gelen iktidarın yetki sınırları) ile 1960 kuşağı (ihtilâlcilik, toplumsal ve siyasî mücadeleler) amaç, niyet ve kültür bakımından çok farklıdır.
Aslında pek çok kuşak sayılabilir: 68-78 kuşakları, 12 Eylül kuşağı, Özal kuşağı, X-Y-Z-Alfa denilen kuşaklar. Bunların hepsi maddi koşullara, dönemin siyasî atmosferine göre birbirinden kültürel olarak, amaç ve niyet bakımından farklıdır.
Ancak farklı olmalarına rağmen bütün bu kuşakların içinden bir kılavuz ipi gibi geçen ve hepsini birbirine bağlayan süreklilikler de vardır. Aynı vatan topraklarında birlikte yaşıyor olma farkındalığı, her ne olursa olsun ortak kader duygusu ve en önemlisi millet bilinci. Her neyi savunurlarsa savunsunlar bu ülkede yaşayan insanlar topluca bir millet oluşturduklarını, o millete Türk milleti denildiğini, soyuna sopuna, etnik, dinî, mezhebî aidiyetine bakılmaksızın her yurttaşın bu milletin bir ferdi olduğunu kuşaklar boyunca öğrenmiş ve benimsemişlerdir. AKP’nin yukarıdan ve aşağıdan eğitim faaliyetiyle yaratmaya çalıştığı “Âsım’ın nesli” millet yerine ümmet kültürünü benimsediği için bu sürecin sonuna bir parantez olarak eklenmiştir.
Devletin meşruiyetinin temeli, adı Türk olan millettir. O temel parçalanırsa, Devlet’e itaat mecburiyeti ortadan kalkar.
Bu temel 1924 Anayasası’nın 88. Maddesi’yle atıldı (“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle ‘Türk’ ıtlak olunur”); Mustafa Kemal 10. Yıl Nutku’nda “Büyük Türk milletinin bir ferdi olarak” konuştuğunu özellikle belirtti; mevcut Anayasa’nın 10. Maddesi’nde herkesin “dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit” olduğu belirtildi.
Bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin esasıdır, temeli oluşturur.
Saray’ın yıkmaya hazırlandığı temel budur.
Bu temeli yıkacaklar, Cumhuriyet döneminden kesin bir kopuşla yeni bir devlet, emperyalizmin taşeronu olarak yayılmacı bir Türk-Kürt-Arap devleti kuracaklar. Bu niyeti asla saklamadılar, defalarca dile getirdiler, açıkça söylüyorlar.
Cumhur İttifakı, TBMM’deki diğer partileri bu çizgiye kazanmak, Devlet’in asker/sivil bürokrasisini yatıştırmak için elinden geleni yapacak. Bu çizginin neredeyse kaçınılmaz gibi görünen dış savaş koşullarında ya da bir yol kazasında, ülke ahalisini kaderde, tasada ve kıvançta birleştirecek bir çizgi olmadığını, ülkenin parçalanmasına yol açabileceğini elbette onlar da biliyor. Fakat iktidarda kalmak için bunu göze aldılar. İktidarlarının çökmesini ve ailelerinin bunca yıl biriktirdiği serveti kaybetmesini, ülkenin çökmesinden çok daha büyük bir felaket olarak görüyorlar. Bu görüşe sahip olan her şeyi göze alır.
Daha şimdiden Diyarbakır’da elektrik direğine tırmanarak “Reber Apo”nun resmini asan Kürt genci ile TBMM Başkanı’nın ağzından Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Selim ile İdrisi Bitlisi’nin bir kez daha ittifak kurduğunu işiten Alevi gencini aynı kaderde, tasada kıvançta birleştirmek imkânsız olacaktır.
Günümüzde etnik ve mezhebî bölücülüğün, tarihimizde “kavmiyetçilik” denilen sapkınlığın bir devlet politikasına dönüştüğünü anlıyoruz. Ömrünü uzatacağız, uluslararası alanda sana meşruiyet kazandıracağız vaadiyle siyasî iktidara tarihimizin en büyük emperyalist zokasını yutturdular.
Ne var ki bu dâhilî manzara-i umûmiye Türk milleti tarafından henüz tam olarak anlaşılmadı. Bunun için tarihin biraz daha ilerlemesi, somut sonuçların ortaya çıkması gerekiyor. AKP döneminde yetişen kuşak bu durumun kendisi ve ailesi için yaratacağı muhtemel sonuçların henüz farkında değil.
Etrafınıza bakın, bölünme ve iç çatışma kaygısı duyan insanların 50-60 yaş aralığında ya da daha yaşlı olduğunu görürsünüz. AKP’nin neredeyse çeyrek yüzyılı bulan iktidar süresinde yetişen kuşak, “örgütlü mücadele” bilincinden uzaklaştı, uzak geçmişin büyük mücadeleleri şöyle dursun, 1980 öncesi Türkiye’yi bile hayal edemiyor. Bıçak kemiğe dayandığında, madencilerden Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerine kadar her bir kesim, kendi kompartmanında, benzerleriyle dayanışma imkânı bulamadan tek başına direnmek için debeleniyor.
Bu arada siyasî iktidar unutulmuş adlî ve siyasî cinayetleri aydınlatarak, şarkıcıları, sanatçıları uyuşturucudan toplayıp götürerek, ana muhalefet partisini parçalayarak, milletvekillerini menfaat mukabilinde kendi partisine devşirerek ve bütün bu olayları avucunun içinde tuttuğu merkez medyada sansasyonel haberlere dönüştürerek asıl trajediyi (Türk millî kimliğinin ve üniter ulus-devlet’in imhası) gözlerden saklıyor.
En acı olay, Amerikalı’nın Türkiye ile Suriye’yi aynı arabaya koşulmuş iki at gibi görmesidir. Amerikan bölge valisi Tom Barrack, Ahmet eş-Şara ile bizim Cumhurbaşkanımızı farksız görüyor, ikisini de çok seviyor. İkisini de sonuna kadar “entegrasyon”a zorluyor. Fakat anlayamadığı şeyler de var. Mesela Mazlum Abdi Suriye’de Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı olurken, Abdullah Öcalan’a çözüm sürecinin Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nda kıytırık bir görev verilmesini muhtemelen anlayamıyor. Oysa Bahçeli’nin Cumhurbaşkanı’nın bir yardımcısı Kürt, diğeri Alevi olmalı önerisiyle heyecanlanmış olması gerekir. Cahil Amerikan Conisi, başında her kim olursa olsun Türkiye’nin bir Suriye ya da Irak olmadığını zamanla anlayacak.
Neyse, uzatmayalım…
Günümüzde öğrenme imkânı neredeyse sınırsız. Cebinizdeki akıllı âletten her habere, aynı haberin farklı yorumlarına anında ulaşmanız mümkün. Şöyle bir göz atışla, söz gelimi, Türkiye’nin dış politikada tarafsızlığını terk ederek Rusya’yla çatışma rotasına girdiğini, eğitim müfredatından Kurtuluş Savaşı’nın çıkarıldığını, ülkede tipik bir iktisadi krizden çok servet transferinin yol açtığı bir buhran olduğunu; özetle, bütün kritik konularla ilgili her şeyi öğreniyorsunuz. Her gece hamam sohbeti gibi uzayan tv tartışma programlarından, saat başı ekrana düşen videolardan da çok şey öğreniyorsunuz.
Öğreniyorsunuz fakat bunun bir etkisi olmuyor. Etkisiz, yetkisiz ve ayrıcalıklı parlamentonun içinde rehin alınmış milletvekillerinin de konuşmaktan başka yapabildikleri bir şey yok. Ne hükümetin icraatını denetleme imkânına sahipler, ne de halkla örgütsel bağları var. Bunlar yeni kuşak politikacılar. Yığma üyeli partileri teşkilattan yoksun. Milletvekillerinin çoğu taşra ortamında zenginleşmiş tipler; parayı bastırıp milletvekili olmuşlar, oturdukları yerden bakıyorlar. İktisadî yapıya itirazları domates patlıcan hıyar fiyatlarıyla sınırlı. Dış politikada çok temkinli konuşuyorlar, ters düşmeyelim diye özen gösteriyorlar. Zaten zengin olanların siyaset yoluyla daha da zenginleşme eğilimini Saray’ın sonuç alıcı biçimde kullanmaya devam edeceği kuşku götürmez. Bunlar mevcut Anayasa’ya ettikleri yemini “Çerçeve Yasa” olayındaki gibi çiğneyerek, türlü çeşitli pazarlıklar, al ver ilişkileriyle yeni anayasa da yaparlar.
2010’da yargı bağımsızlığının yok edildiğini, 2017’de rejimin meşruti bile olmayan bir monarşiye dönüştüğünü aşağı yukarı on yıllık gecikmeyle, dönüşümün vahim sonuçlarıyla bizzat karşılaştıkça anlayan yeni nesil siyaset esnafının, acı acı feryat edenler de dâhil, yakınmaktan başka yapabileceği bir şey yok.
Süreç yürüyecek. İnsanımız kafasını Hakikat’in duvarına çarpa çarpa öğrenecek. Öğrendiği zaman belki çok geç olacak, belki de tarihimizin bütün büyük çöküş dönemlerinde görüldüğü gibi yeni imkânlar doğacak, sahici liderler çıkacak. Ancak şimdiki Hakikat şudur ki artık kısmî çözüm yok, topyekûn çöküşün çözümü ya topyekûn olacak ya da hiç olmayacak. yalogan@gmail.com

