
Yavuz Alogan
Yirmi üç yıl önce, 1 Mart 2003 Cumartesi günü Ankara’nın Sıhhiye Meydanı’nda yaklaşık 100 000 kişi toplandı. Katılımcılar arasında sendikalar (DİSK, KESK, Türk-İş, Hak-İş), başta TMMOB ve TTB olmak üzere neredeyse bütün meslek örgütleri, PKK’nin o zamanki sivil uzantısı DEHAP ve sol-sosyalist partiler (ÖDP, TKP, EMEP) ve CHP yer alıyordu. Soğuk fakat güneşli bir gündü.
Farklı ideolojik eğilimleri olan meslek örgütleri ve siyasî partiler sanırım son kez emperyalizmi topluca protesto etmek için miting meydanında birleşmişti. AKP bir yıldır iktidardaydı. 2010 ve 2017 referandumlarıyla rejimin değiştirilmesine epeyce vakit vardı. O vakit gelene kadar iki kez, Cumhuriyet Mitingleri’nde (2007) ve Haziran Ayaklanması’nda (2013) milyonlarca yurttaş laik cumhuriyeti savunmak için meydanları dolduracaktı.
Sıhhiye’de yapılan mitingde kortejin önündeki büyük pankartta “Savaşa evet vatana ihanettir” yazılıydı. En baskın üç slogan şunlardı: “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi,” “Katil ABD, işbirlikçi AKP,” “Amerikan askeri olmayacağız.”
Coşkulu, gerilimli, kararlı bir mitingdi. O sırada TBMM’de görüşülmekte olan 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinde ne kadar etkili oldu, bilemeyiz; ama en azından sendikaların, meslek kuruluşlarının, sosyalistlerin ve sosyal demokratların ABD’nin bölgesel çıkarlarına topluca karşı çıktığını bütün dünyaya gösterdi.
TBMM’deki oylamanın kahramanı CHP milletvekilleriydi. Deniz Baykal parti içindeki Kemalistleri, sosyalist soldan gelen tecrübeli kadroları tasfiye etmeye, onlardan boşalan yerleri eli yüzü düzgün, tahsilli terbiyeli, apolitik, tarihten bîhaber yeni şahsiyetler ve seçim ortamında işe yarayacak ideolojisi belirsiz unsurlarla doldurmaya henüz başlamamıştı. CHP milletvekillerinin Meclis konuşmaları etkili oldu. Yüze yakın AKP milletvekili ret oyu verdi ya da çekimser kaldı.
Böylece Tezkere reddedildi.
Kabul edilseydi, ABD ülkemizin güneydoğusunu işgal edecekti. M1 Abrahams tankları, Bradley zırhlı araçları ve Apache taarruz helikopterleriyle donatılan 4. Amerikan Piyade Tümeni 60 000 askerle Türkiye’ye çıkarma yapmaya hazırlanıyordu. Türkiye’den Kuzey Irak’a geçecekler, bölgedeki bütün ulaşım sistemleri ABD Ordusu’nun ikmal yollarına dönüşecek, Irak-Türkiye sınırı silinecek, bölge Diyarbakır’dan Musul’a kadar Coniler’in askerî hâkimiyetine girecek, 2005’te Çekiç Güç’ün gölgesinde kurulan Kuzey Irak Özerk Kürt Yönetimi muhtemelen Türkiye sınırlarını da kapsayarak genişletilecekti.
Tezkere’nin reddi Vaşington’da ABD’nin stratejik çıkarlarına yönelik bir darbe olarak değerlendirildi, büyük hayal kırıklığı yarattı, öfke uyandırdı. George Bush, Türkiye’yi “Sözüne güvenilmez müttefik” olarak tanımladı. Oysa Başbakan Abdullah Gül’le anlaşmışlardı (meşhur “İki Sayfa Dokuz Madde” mutabakatı!). Paul Wolfowitz Türk Ordusu’nun oynaması gereken rolü oynamadığını, sürece liderlik etmediğini söyledi. Amerikalılar bunu asla unutmadılar. Kaba bir ilk tepki olarak Temmuz 2003’te Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçirdiler. Biz de bunu unutmadık. Yoksa unuttuk mu?
Peki ben bunları niye hatırlatıyorum?
Türkiye’nin geçirdiği dönüşümü, geldiğimiz yeri görmek için.
Düştüğünüz çukurda debelenmeyi normal hayat sanarak mevcut koşullara alışmaktan kaçınabilmeniz için bazı dönüm noktalarını, geçmişte kalan olayları hatırlamanız gerekir. İnsan bazen kendisine dayatılana aslında rıza gösterdiğini, boyun eğdiğini fark edemez. Farkına varmak için nereden nereye geldiğinize bakacaksınız.
İdeoloji, program ve görüş ayrılıklarını bir yana bırakarak sendikaların, meslek kuruluşlarının ve siyasî partilerin emperyalizme karşı kitlesel ortak mitinginden ve TBMM’de bağımsızlıkçı bir reddiyeden tam bir teslimiyete, kitlesel çaresizliğe, siyasî parçalanmışlığa, seyirci konumuna gerilemişsiniz. 2003’te Tümen’le gelemeyen ABD şimdi Adana’da koskoca bir Kolordu kuruyor. Saray Trump’ın verdiği meşruiyetle ülkenin kaderini belirliyor, herkes Reis’e bakıyor, merak ediyor.
NATO zirvesi daha başlamadan Başkentimizi felç etti. Halka siz bu işlerden anlamazsınız, ağzınızı açmayın, evinizden çıkmayın, ortalıkta görünmeyin, kımıldayanı yakarım denildi. Amerikan Conileri gazete ve televizyon muhabirlerinin akreditasyonunu belirliyor. Yabancıların Ankara’daki hastaneleri teftiş ettiği söyleniyor. Trump incinmesin diye uçak pistleri, yollar inşa ediliyor. Devlet, Macron sabah koşusunu nerede yapacak, heyet ne yiyip içecek, nereye def-i hacet edecek derdine düşmüş.
Millî Savunma Bakanı’nın ifadesiyle Türkiye’nin “kanat ülke” olmaktan çıkarak “merkez ülke” olmasının ne anlama geldiğini müzakere edecek; bize yüklenmek istenen Müttefik Reaksiyon Kuvveti Komutanlığı, NATO’nun Güneydoğu Kanadı Koordinatörlüğü, Karadeniz Güvenliği gibi sorumlulukları tartışarak karara bağlayacak, ret ya da kabul edecek, en azından şerh düşecek bir TBMM yok. Mevcut TBMM’nin içinde 1 Mart Tezkeresi’ni paçavraya çeviren bir CHP de yok.
Ve iktidarda, doğumunu, varlığını ve şimdiki uluslararası meşruluğunu ABD’ye borçlu olan, Trump’ın vadettiği askerî “hediyeleri” heyecanla bekleyen, halkı aç bıraktığı için seçmen tabanı hızla eriyen, kendi partisi bile içten içe bölünmüş bir Saray kadrosu var.
Ve bu kadro, halka ve siyasî topluma İstanbul Boğazı’nda kurulacak NATO Deniz Unsur Komutanlığı’nın Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni güçlendireceğini (!), Karadeniz güvenliğine katılarak mayın tarama önlemleri alacağını (!), Adana’da kurulması planlanan ve “prosedürleri henüz tamamlanmamış” olan Çokuluslu NATO Kolordusu’nun ise kendisine tahsis edilecek kuvvetlerin (?) entegrasyonunu sağlayacağını fakat ne yapacağının henüz belli olmadığını söylüyor. Önce teşkilat kurulacak, sefer görev emri sonra gelecek.
En genelde ve toplamda, Avrasya’nın içlerine doğru genişlemesi Ukrayna’da durdurulan NATO’nun aşağıya, güney doğuya doğru genişleyerek iki denizi, Karadeniz ve Hazar Denizi’ni hedef alacağını, Güney Kafkasya ve Doğu Akdeniz’den Hürmüz boğazına kadar geniş bir alanı denetlemeye çalışacağını, bu amaçla Türkiye’nin silahlandırılarak kuzeyde Rusya’ya karşı, güneyde Şii Hilâli ve İran’a karşı mevzilendirileceğini, Avrupa güvenlik mimarisi projeleriyle avutulup oyalanacağını, Doğu Akdeniz’den ve Kıbrıs’tan çekilmesinin sağlanacağını anlıyoruz. (Amiral Cem Gürdeniz: “Beşparmak Dağları’ndan KKTC ve Türk bayrakları indiğinde Ankara’da kimse rahat uyuyamaz.”)
Türkiye’ye teklif edilen “merhametli Sultanlık,” millet sistemi ve federatif yapı, bu genel stratejik ve jeopolitik plan/proje içinde anlam kazanıyor. Devletin içinden birileri çıkıp Amerikan Conisi’ne böylesine aptalca, fantastik ve nostaljik bir Türkiye tasarımının tutmayacağını açık bir dille anlatamıyor. Türkiye tam bir jeopolitik teslimiyet içinde sürükleniyor. Ortak tehdit tanımı bulmakta zorlanan, bütün vidaları oynamış, her bir unsuru ayrı telden çalan askerî bir pakta bu kadar angaje olmanın sonucu ancak felaket olabilir.
NATO’nun Türkiye üzerinden deneysel bir girişimde bulunduğunu anlıyoruz. Şartları ve imkânları bizi kullanarak tecrübe edecekler. İran kayasına toslayan BOP’un Türkiye’yi cepheye sürerek daha geniş bir tertiplenme içinde yoluna devam etmesi amaçlanıyor. Çok daha büyük ölçekli ve alanı çok daha geniş olsa da bu plan/proje 1980-1988 İran-Irak savaşı öncesinde Saddam Hüseyin’in Batı’nın aşırı iltifatına mazhar olmasını (“Ortadoğu’nun Bismack’ı”) ve Irak Ordusu’nun aşırı derecede silahlandırılmasını andırıyor.
Bazı yorumcular 1918 Mondros Mütarekesi şartları ile mevcut koşulları kıyaslayarak, bugün çok daha güçlü olduğumuzu vurguluyor. Bana pek öyle gelmiyor. O zaman en azından vatan sathına yayılmış bir Müdafaa-i Hukuk bilinci ve yaygın bir Kuvayı Milliye ruhu vardı. yalogan@gmail.com

