İKİ FOTOĞRAF

Yavuz Alogan

Bazen bir şey o şeyle alakasız görünen bir başka şeyi çağrıştırır.  Bellek bir şeyi, mesela bir fotoğrafı, size fark ettirmeden bir başka fotoğrafın yanına koyar.

Birkaç gün önce Ankara Güven Park’ta çekilen soldaki fotoğraf bana 113 yıl önce muhtemelen Üsküp civarında çekilmiş bir başka fotoğrafı hatırlattı.

Birinci fotoğraftaki kişiyi tanıyoruz: tarihçi Yusuf Halaçoğlu.   Parti Devleti’nin nereye koyacağını, gözlerden nasıl saklayacağını bilemediği, suçluların telaşıyla Ankara’nın içinde oradan oraya sürüklediği gazi erlerin başına çökmüş, eliyle yüzünü kapamış ağlıyor.

İkinci fotoğrafta gördüğümüz Osmanlı subayının kim olduğunu bilmiyoruz. Kumanova Cephesi’nde Sırplara esir düşmüş, bir taşın üzerine çökmüş, derin bir keder içinde bekliyor. Kimliği hakkında rivayetler muhtelif. Bazılarına göre yüzbaşı kaputu giymiş “Deli” Fuat Paşa ya da Batı Ordusu’na bağlı 7. Kolordu’nun Kurmay Başkanı “Çolak” Faik Paşa ya da ismi bilinmeyen bir yüzbaşı…  Fotoğraf, tarihimize “Facia” olarak geçen Balkan Savaşı’nın (1912-1913) son sahnelerinden birini yansıtıyor. Bütün Rumeli elden çıkmış, Kırkkilise (Kırklareli) önünde ordumuz Bulgaristan Kraliyet Ordusu karşısında feci bir yenilgiye uğramış (22-24 Ekim 1912), düşman Çatalca istihkâmlarına dayanmış.

Birinci fotoğraf günümüzün sosyal medyasının, ikinci fotoğraf ise o dönemin matbua âleminin ilgisini çekmiştir.

Tarihçi Yusuf Halaçoğlu, “PKK için oy veren, İmralı canisine gösterdikleri hoşgörüyü gazilerinden esirgeyen 467 milletvekili, ülkesi uğruna gazi olmuş insanlarına neden sahip çıkmaz?” diye soruyor. “Yazık!” diyor, “Şehidine, gazisine sahip çıkmayan yönetimler ve uluslar çökmeye mahkûmdur.”

Düşmana esir düşen Osmanlı subayının ne dediğini bilmiyoruz. Fakat o dönemde efkâr-ı umumîye denilen kamuoyunu oluşturan matbuat, Balkan Faciası’nı bütün yönleriyle ortaya koyuyor.

O sırada Padişah olan V. Mehmet Reşat şimdiki Sultanımız Efendimiz gibi matbuatın yüzde 98’ine hâkim değildi, gazetelere borazan çaldırıp yorumcuları maymun gibi oynatamıyordu. Televizyon yoktu, kimin merkez medyaya çıkıp ne söyleyeceğini belirleyecek İletişim Bakanlığı gibi bir kurum da yoktu.  Sansür elbette vardı fakat kapatılan her gazete başka bir isimle çıkıyor, Devlet-i Aliyye’yi ve bozguna uğrayan Ordu’yu en ağır sözlerle eleştirmeye devam ediyordu.

Tanin, Sabah, İkdam gibi gazeteler orduya giren siyasetin ve tarikatların, alaylı/mektepli subay ayrımının, kendi ikbâli için partizanlık yapan subayların liyakatsizliğinin ve askerî disiplinsizliğin Balkan Faciası’na sebep olduğunu yazdılar. Cami avlularına doluşan, aralarında benim ana tarafından akrabalarımın da bulunduğu Balkan muhacirleriyle mülakat yaptılar.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin basındaki en güçlü kalemi olmasına rağmen Hüseyin Cahit Yalçın, makalelerinde doğrudan Sadrazam’ı ve Ordu Kumandanlığı’nı hedef aldı; Facia’nın “kültürel ve siyasî bir iflas” olduğunu, Osmanlı modernleşmesinin başarısızlığa uğradığını, orduda eğitim ve disiplinin kalmadığını yazdı.  Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal, Başkumandanlık Vekâleti’ne gönderdiği telgrafta (8 Nisan 1913) alay müftüsünün askere verdiği vaaz ve nasihatlerin olumsuz etkisini vurguladı, ordu disiplini konusunda “hükümet tedbirlerinin pek acınacak hususlarla sınırlı” kaldığını belirtti.

Neyse, uzatmayalım…

Tarihin değirmeni daima yavaş döner ve ince öğütür. Ulusların uyanış hızı maalesef karşılaştıkları faciaların büyüklüğüne ve şiddetine bağlıdır. Ansızın bir felaketle karşılaştıkları zaman “buraya nasıl geldik” diye düşünmeye başlarlar, Hakikat’i ancak felaket şimşeklerinin ışığında bütün çıplaklığıyla görebilirler.

Yaşadıklarından ders çıkaranlar yeni fikirler ve kurumlarla yola devam ederler.  Bunu beceremeyenler ya da ders çıkarmaya fırsat bulamayanlar, Yugoslavya gibi iç savaşlarla parçalanarak tarih sahnesini terk ederler. Tarih hızlandığı zaman sizin örgütlenmenizi, uzun uzun istişare etmenizi, nihayet uygun bir yer bulup mevzilenmenizi beklemez; elinizi çabuk tutacaksınız.

Balkan Faciası muazzam insan ve toprak kayıplarına rağmen Osmanlı ahalisinde, özellikle asker/sivil bürokraside büyük bir uyanışa yol açtı.  İttihad-ı Anasır (imparatorluğun farklı etnik ve dinî unsurlarının birliği) fikri derin bir kırılmaya uğradı, Türklük etrafında tek millet şuuru ilk kez belirdi; içinde siyasetin ve tarikatların oynaşarak hiyerarşiyi bozduğu bir orduda askerî disiplin olamayacağı, böyle bir orduyla savaş kazanılmayacağı anlaşıldı.

Fırka siyaseti yerinde kalırken, asker-sivil bürokrasi Devlet’i ve orduyu yeniden örgütledi.

Balkan faciasından bir asır sonra, savaş ve devrimle kurulan Cumhuriyet Türkiyesi’nde, toplumun içinde ne varsa askerin içinde de o olur anlayışıyla ordunun içine tarikatların cemaatlerin yerleşeceğini, İttihad-ı Anasır’ın yerini  Anasır-ı İslam’ın (etnik unsurların ve mezheplerin İslâm’da birliği)  alacağını,  ABD Büyükelçisi’nin Osmanlı millet sistemini övmesi üzerine bir Tük-Kürt-Arap federasyonu fikrinin  iktidarı elinde tutan kadro ve TBMM eliyle   ülke gündemine sokulacağını, millet bilinci yok edilirken ümmet bilincinin topluma yukarıdan dayatılacağını, “Saray” kavramının siyaset diline yeniden gireceğini ve yerleşeceğini kim tahmin edebilirdi?

Halaçoğlu’nun ve meçhul Osmanlı subayının kederi sahicidir; her ikisi de kendi zaman dilimi içinde hem bir sonu hem de yeni bir başlangıcı gösterir.

Sonu gösterir, çünkü birincisinde kurtuluş kıvancı ve kuruluş coşkusuyla birlikte Cumhuriyet’in bütün kazanımları geri alınmış, laik demokratik sosyal hukuk devleti yıkılmış, er gaziler aşağılanmış, şehitlerin hatırası lekelenmiştir. İkincisinde ise Devlet-i Aliyye acze düşmüş, ordusu bozguna uğramıştır, Payitaht’ın işgali an meselesidir.  Her iki örnekte de gelecek belirsizdir, tehlikeler büyüktür, tehditler ağırdır.

Fakat her ikisi de aynı zamanda başlangıçtır. Birincisinde, Cumhuriyet yıkılmıştır ama henüz temelleri sökülmemiştir, Cumhuriyet’in geri alınan kazanımları halkın ümmet ile milletin farkını her geçen gün biraz daha iyi anlayan en gelişmiş, kentlileşmiş bölümünün günlük hayatında yaşamaktadır; laiklik, demokrasi, sosyal devlet ve hukuk ihtiyacı ilk kez kuvvetle hissedilmektedir. İkincisinde ise Kâmil Paşa Hükümeti darbe-i hükümet icra edilerek düşürülecek (23 Ocak 1913), ordu reformdan geçirilecek, Edirne kurtarılacak, 1923’te İstanbul ebediyen geri alınacak, Halife Padişah’a kulluk sona erecek, millet ve yurttaşlık bilinci oluşacaktır. Fotoğraflar durur, tarih devam eder.

Hakikat bütün yönleriyle ortaya çıkmışsa, bundan sonraki duraklar kılavuz gerektirmeyecek kadar açık ve berrak biçimde çıplak gözle görülüyorsa, büyük dersler çıkarmak için yeni facialar beklenmez.  yalogan@gmail.com