ÇERÇEVEDEKİ BOŞLUK

Yavuz Alogan

Nizami olsun ya da olmasın silah zoruyla siyasî sonuç elde etmek isteyen her askerî gücün stratejik olarak kaybettiği anı saptamak ve ona göre vaziyet almak çok önemlidir. 

Hareketin stratejik olarak kaybettiğini, yani artık silah zoruyla siyasî sonuç alamayacağını saptamışsanız fakat bu gerçeği görmezden geliyor, tehlike devam ediyormuş gibi “analar ağlamasın, çocuklar ölmesin” diye halkı aldatarak yenilgiye uğrayan güce tavizler veriyor, onunla içi zamanla doldurulacak çok geniş çerçeveli anlaşmalar yapıyorsanız, verilen savaşla doğrudan ilgisi olmayan başka bir planınız var demektir.

PKK’nin bölge çapında stratejik olarak kaybettiği an, 2013 yılında sınırlarımızın hemen bitişiğinde kurulan, resmî adı Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetim Bölgesi (KDSDÖY) olan devletçiğin ABD’nin talimatıyla Suriye devlet güçleri tarafından ezildiği andır.

Ülkemizin bazı saf solcuları bu devletçiği “Rojava Devrimi” diye selamlamış, daha elim ve vahim olarak CHP Gençlik Kolları Ağustos 2015’te akıl almaz bir tavır sergileyerek 81 ilden topladığı yardım malzemesini Kobani’ye götürmüş, “Devrim”in liderleriyle görüşmüştü.

Rojava, dört egemen devletten (Suriye, Irak, İran ve Türkiye) silah zoruyla koparılan bölgelerin birleştirilmesiyle kurulacak Büyük Kürdistan Devleti için bir yönetim modeli, bir tür pilot bölge uygulamasıydı.

Abdullah Öcalan liberter anarşist teorisyen Murray Bookchin’in görüşleri üzerinde “derinleşerek ve derinleştirerek” (!) Rojava devletçiğini “radikal demokrasi”yle yönetilen “demokratik özerk bölge” olarak tanımlamıştı. (Bu konuda pek çok kez yazdığım için ayrıntısına girmiyorum.)  Suriye’deki bu uygulama diğer üç devletteki ayrılıkçı güçlere örnek olacak ve zamanla bağımsız devletçikler “konfederal” bir yapı içinde birleştirilecekti. Bu görüş hem ABD’nin bölgeyi etnik ve dinî temelde bölme stratejisine, hem de Türkiye’nin  kabul ettiği “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”na uygundu. PKK İsviçre’de temsilcilik açıp, “Bakın biz de sizdeki gibi kantonlar kurduk,” diyerek destek istiyordu.

 27 Ocak 2026’da Öcalan’ın basın sözcüsü DEM milletvekili Pervin Buldan, “Sayın Öcalan için Rojava yaşam modeli bir toprak parçasından öte, bir fikrin toplumsallaşması meselesidir,” dedi (Rûdaw).  Aynı sözcü, daha önce de defalarca Öcalan’ın “Rojava kırmızı çizgimizdir” dediğini kaydetmişti.

Bu kırmızı çizgi ABD’nin talimatıyla aşıldı. Öcalan’ın komünal Rojava’nın demokratik-tik parçası olarak gördüğü vahşi Arap kabilelerini de peşine takan Suriye Devlet güçleri, 12 Ocak 2026 günü SDG’nin hâkim olduğu bölgeye saldırdı. PKK/YPG birkaç saat içinde  tarım arazileri, gelir sağlayan petrol kuyuları, barajları ve gümrük kapılarıyla birlikte 50 bin kilometrekarelik karasal alanı kaybetti. PKK/YPG direnmeden, elindeki silah ve mühimmatı kullanmaktan özellikle kaçınarak kendisine gösterilen birkaç dar bölgeye hapsedildi. ABD Merkez Komutanlığı’nın (CENTCOM) örgüte talimat vererek silahlı direnişi engellediğini anladık. PKK/YPG’nin çekildiği bölgelere asayişi temin etmek için Suriye Genel Güvenlik Servisi, yani polis güçleri silahlı olarak yerleştirildi. “Rojava Devrimi” böylece sona ermiş oldu.

Peki, ne oldu da ABD “tırlar dolusu” silah gönderdiği PKK’nin görev tanımını değiştirdi ve “Rojava Devrimi”ni bir hamlede yok etti?

ABD’nin dinî ve etnik güçleri kullanmaktan vazgeçmemekle birlikte, esas olarak Suriye, Irak ve Türkiye gibi bölge devletlerini ve körfez ülkelerini    şu aşamada İran’a karşı vekil güç olarak kullanmaya karar verdiğini, orta vadede bu vekil devletleri Rusya’nın güneyini ve Çin’in batısını tahkim etmek için kullanmayı tasarladığını; etnik yapıların devlet kurma, dinî grupların bölgesel   yayılma taleplerini, vekil tayin ettiği büyük bölgesel devletlerle arayı bozmamak ve olası bir kaostan kaçınmak için şimdilik kaydıyla askıya aldığını anlıyoruz.

Güneydeki Kürtler Suriye devletiyle entegrasyona zorlandı.  PKK/YPG güçlerinin bir bölümü İran’daki PJAK’la birlikte Molla Rejimi’ne karşı takviye edilip mevzilendirildi, Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’ne bağlı güçler muhtemelen diğer Kürt gruplarla birlikte, İran yanlısı Haşdi Şabi’ye karşı savaşa sokuldu.

Özetle ABD, PKK’yi doğrudan Türkiye’ye yönelik bir tehdit olmaktan çıkararak Suriye devletinin emir-komutasına tabi kılmak; Suriye’yi bölgedeki İran yanlısı gruplara, özellikle Lübnan Hizbullahı’na karşı, Türkiye’yi de Pakistan ve Suudi Arabistan’la Mekke Ortak Savunma Antlaşması’na yönlendirerek İran’a karşı mevzilendirdi.

Stratejik konsept (tasarım tarzı) tamamen değişti.

Türk Genel Kurmayı’nın bu stratejik konsept değişikliğini ve ABD’nin PKK için yaptığı yeni sefer-görev tanımını Saray’a ayrıntılarıyla rapor ettiğinden kuşku duyamayız.  

Bu durumda, PKK’nin ülke sınırları içinde askerî varlığının kalmadığını   da dikkate alan Devlet’in, mevcut Ceza Kanunu’nu kullanarak PKK’nin ülke içindeki bütün siyasî kalıntılarını temizlemesi, kaynaklarını kurutması, böylece bölücülük defterini kapatması beklenirdi.

Fakat Saray tam tersini yaptı.

Kimsenin tanımlayamadığı, tanımlamaya çalışanların ise saçmaladığı “Kürt sorunu”nu ülkenin iktisadî, siyasî ve sosyal gelişiminin önünde aşılması gereken bir engel olarak gösterdi, Öcalan’ın Kürtlerin “Kurucu Lideri” olarak anılmasına göz yumdu ve yine Öcalan’ın ifadesiyle daha bin kilometre gidilecek yolun ilk adımı olarak bir “Çerçeve Yasa” hazırladı.

Bu yasa Türk milletine yeni bir devletin başlangıcı, yeni bir Amasya Tamimi, hatta yeni bir Sivas Kongresi olarak takdim edildi. Çerçeve o kadar geniş tutuldu ki bölücü siyaset esnafı bunun içine her türlü propagandayı; bizi bekleyen demokrasi, insan hakları, özgürlükler, eşitlikler ve güzelliklerle ilgili her türlü palavrayı sığdırma imkânı buldu.

Böylece Türk Ordusu tarafından ülke içinde defalarca ezilen PKK bir kez daha ensesinden tutularak düştüğü yerden kaldırıldı ve Saray’ın kendi iktidarını koruma çabası ile ABD’nin uzun vadeli bölgesel tasarımının birbirine denk düşmesi sayesinde Türkiye’nin en önemli, bu kez askerî değil siyasî meselesi hâline getirildi.  

Burada Yasayı yorumlayacak değilim.  Sadece birinci maddesi ve  10. Madde’nin 2. fıkrası önemli.

Birinci maddede “Bu Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin…” diye başlıyor.  Bu maddeyi yazan kişinin DEM’i nereye koyduğunu, bu partinin PKK/KCK terör örgütüyle bağlantısını nasıl açıkladığını ya da neden görmezden geldiğini her vatanseverin ısrarla sorgulaması gerekir.

10. Madde’nin 2. Fıkrası ise gerçekten dramatik; metni hazırlayanların ve imzalayanların derin hesap verme korkusunu yansıtıyor ve yasa yürürlüğe girdiğinde daha vahim olayların cereyan edeceğini ima ediyor: “Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî ve cezaî sorumluluğu doğmaz.”

Geniş çerçevenin içinde PKK’lilere sağlanan kısmî af, ceza ertelemesi ve şartlı siyasî faaliyet hakkı, minik   bir nokta gibi duruyor.  Çerçevenin şimdilik boş bırakılan geniş kısmının, siyasî toplumun ve halkın tepkisi ölçülerek evreler halinde çıkarılacak yeni yasalarla doldurulacağı anlaşılıyor. Süreç beklenmedik biçimde kesintiye uğramazsa, şu anda fiilen var olan monarşik yapı anayasal güvence altına alınacak, üniter ulus-devlet federal bir Sünni İslâm devletine dönüştürülecek, nihai olarak ülke Lübnanlaşma sürecine girecek ve parçalar bir arada tutulamazsa Yugoslavya gibi bölünecektir. 

Yakın gelecekte PKK kadrolarının Türkiye’nin her yerinde, işgal İstanbul’unda (1918-1923) şenlenen azınlıkları hatırlatan bir şımarıklıkla taşkınlık yaptıklarını, kindar bir tutumla yurttaşları taciz ettiklerini göreceğiz.

Saray, her zamanki gibi, zoru görünce, halkın tepkisini hissedince duraklayacak, aşamayacağı bir engelle karşılaştığında gerileyecek, siyasî toplumu peşine taktığı ve tepkilerin üstesinden gelebileceğini anladığı ölçüde ilerleyecektir. Hayalleri Osmanlı Cihan İmparatorluğu kadar geniştir; içinde bulunduğu gerçeklik ise Trump’ın oval ofisi kadar dardır.

Şu anda Türkiye’nin bütün diğer sorunlarını belirleyen temel sorunu Saray’ın hukukî, siyasî, toplumsal, vicdanî/ahlaki meşruiyet sorunu ve kendisini Saray’ın aynasında Kurucu Meclis gibi gören TBMM’nin temsiliyet sorunudur.  Bu  ikili temel sorun çözülmedikçe hiçbir sorun çözülemeyecektir.  

Yakın ve uzak gelecekte her ne olursa olsun, Çerçeve Yasa’yı onaylayarak Türkiye’nin durduk yerde iç karışıklığa savrulmasına ve giderek bölünmesine giden yolu açan siyasî partilerin ve Sezgin Tanrıkulu’yla CHP içindeki işbirlikçileri aşmaya cesaret edemeyen Özgür Özel başta olmak üzere bu partilerin genel başkanlarının çok ağır bir siyasî bedel ödeyeceklerini söylemek kehanet olmaz. yalogan@gmail.com