EN ACİL TALEP: HEMEN ERKEN SEÇİM

Yavuz Alogan

Ülkemizde gelmiş geçmiş neredeyse bütün siyasî partilerin programları, görünüşte ilkesel, gerçekte konjonktüreldir; o anki toplu durumu esas alır. Sistem partileri ülkenin bağımlı olduğu yabancı sermaye çevrelerinin ve jeopolitik odakların talep ve arzularına ters düşmeyecek şekilde program yazarlar. Genellikle giriş bölümüne, âmentü niteliğinde, yani “iman ettim ki” ya da “inandım ki” anlamında kendi tarihsel/ideolojik mensubiyetlerine (sosyalizm, milliyetçilik, sosyal demokrasi, Kemalizm, şeriatçılık vb.) kısa bir gönderme yerleştirirler.

 Özellikle Anayasa’sı fiilen rafa kaldırılmış, yargı kuvveti iktidar partisinin arabasına koşulmuş, mevcut yasaları yaptırım gücünü kaybetmiş, demokrasi benzeri bir yapıdan meşruti bile olmayan monarşik bir diktatörlüğe geçiş sürecine girmiş bir ülkede, yeni kurulan bir siyasî partiyi programını esas alarak yargılamak abesle iştigal etmektir.

Bu yüzden, şimdilik adı Yeni Parti olan oluşumu, programından ötürü eleştirmek boş bir çabadır. Parti’nin davranışları ve eylem çizgisi programından önce gelmektedir ve daha önemlidir.

Program’ın giriş bölümünde yer alan “Temel dayanağımız ulusal egemenliği esas alan Cumhuriyet’in kurucu felsefesidir,”  “Altı Ok tarihsel mirasımızdır” gibi ifadeleri,   “Kürt sorununda kalıcı çözüm sağlanacaktır” ya da “Avrupa yerel yönetimler özerklik şartı tam olarak uygulanacaktır”   ya da “Toplumsal sorunların eşit yurttaşlık temelinde çözümü için demokratikleşme  şarttır” gibi ifadelerle çarpıp bölerek, Yeni Parti’nin işbirlikçi bir parti olduğunu ve Saray’a dışarıdan dayatılan genel programın benzerini savunmakta olduğunu kanıtlamaya çalışmak, mevcut koşullarda   eleştirinin  kolayına kaçmak olur.

Program zaten öyle. Başka türlü olması da mümkün değil. İmamoğlu-Özel partisinin fevkalâde antiemperyalist, kamucu bir program yazmasını, laiklik başta olmak üzere Cumhuriyet’in Devrim Kanunları’nı kuvvetle savunmasını kimse beklemiyordu herhâlde. Parti’nin son otuz yıldır izlediği çizgi ve benimsediği söylem dikkate alındığında, böyle bir mucize beklemek yersiz olurdu.  

Ülkemizde merkeze oturmak ya da sosyolojik olarak sabitlenen  seçmen tavanını kırmak isteyen bütün sistem partileri, tarihsel olarak toplumdaki bütün ideolojik eğilimleri kapsama iddiası ve emperyalist ülkelerin mevcut ya da  potansiyel taleplerine en azından ters düşmeme çabasıyla ortaya çıkarlar.

Buraya kadar her şey normal.

Anormal olan, Saray rejiminin durumudur.  Hızla irtifa kaybeden bu rejim ekonomide, eğitimde, sağlıkta, güvenlikte ve iletişimde   başlattığı bütün girişimlerde ve “çözüm süreci” denilen umutsuz vakada tıkanmış olmasına rağmen,  Türk milletinin ulusal kimliğini değiştirme girişimlerini ve tam da Amerikan siyasî komiserinin tanımladığı şekilde bir monarşi kurma niyetini her fırsatta açıklamakta; dünyevî kültür alanlarını itibarsızlaştırma kampanyasına hız vererek ve ana muhalefetin belediye başkanlarını  “suç örgütü lideri” yaftasıyla tutuklayarak siyasî toplumu hizaya sokmaya çalışmakta; özetle,  yönetim zaafını gözlerden saklamak için halkın öfkesini ve umutsuzluğunu artıracak baskı yöntemleriyle varlığına süreklilik kazandırmak gibi umutsuz bir çabayı sürdürmektedir.

Bu duruma “limbo” diyoruz.  Limbo, mitolojide cehennemim kapısıdır; arafta durmak, istikrarsız bir durumda çaresiz kalmak, ne geriye ne de ileriye gidebilmek, biraz da büyük ve nihai bir hamle için fırsat kollamak anlamına gelir.

Böyle durumlarda, mevcut yönetimi artık istemeyen kitleler bir çıkış yolu, peşine takılacakları bir siyasî hareket ararlar; önlerine düşen siyasî partiye, o partinin başındaki şahsiyete doğru akarlar.

Son bir iki yıldır olanlar karşısında afallayan, hızla yoksullaşan, ailesiyle birlikte geleceğini göremeyen ve daha kötüsünün geleceğini hisseden orta sınıf yurttaşların şu anda bulduğu çıkış yolu, bir kitle hareketi yaratarak erken seçimi zorlamaya çalışan Yeni Parti ve onun  Türk siyasî tarihinde pek  rastlanmayan bir dinamizmle kendisini ortaya atan  Genel Başkan’ıdır.

Beğenmeyebilirsiniz. Ben de beğenmiyorum.  Defalarca “emperyalizmin keresteden yonttuğu pinokyo” gibi ifadeler kullanarak alay ettim; omuzlarının, yüklendiği ağırlığı taşıyamayacak kadar zayıf olduğunu yazdım.

Fakat eskisi gibi yönetilmek istemeyen kitlelerin tarihsel refleksi değişmez; kriz zamanında önlerine düşenin peşinden giderler. Hiç beğenmediğiniz, hatta garipsediğiniz biri çıkar ve halkta umut yaratır, hatta önderlik eder.

Çarpıcı bir örnek, Kanlı Pazar (Ocak 1905) olayında binlerce emekçiyi peşinden sürükleyerek tarihin akışını değiştiren Papaz Gapon’dur. Vladimir Lenin, Papaz’ın önderliğini küçümsemez, kategorik olarak karşı çıkmaz. Menşevikleri ve özellikle Plekhanov’u dehşete düşürme pahasına Gapon’la temas kurar, Cenevre’de onunla buluşur. Sosyal Demokrat âlemin bütün fraksiyonları Lenin’i kınar, eleştirir. Lenin elbette örgütünü Papaz’a teslim edecek değildir.  Gapon’u kitlelerin güvendiği biri, devrimin canlı bir parçası olarak görmekte, kitle eyleminin dinamiklerini kavramaya çalışmakta, bu türden eylemlerin kitlelerin bilincinde derin izler bıraktığını, onları eğittiğini, dönüştürdüğünü bilmekte ve anlamaktadır. (Meraklısı, Nadejda Krupskaya’nın Lenin’le Anılar adlı kitabına bakabilir.)   

Yanlış anlaşılmasın.  Özgür Özel’i Gapon’a benzetiyor değilim. Her ne kadar mütedeyyin kitlelere yaranmak için abdest esnasında ayaklarını yıkarken görüntü verdiyse de, hayat tarzı bakımından istese de laikliğe ters düşemez.  Ayrıca Gapon, Çar’ın gizli polis teşkilatı Ohrana’nın adamıydı.

Neyse, konuyu içinden çıkılamaz hâle getirmeden toparlayalım …

Sayın Saray’ın CHP operasyonunun başarısızlığa uğradığı, “aksi tesir” yarattığı kesindir. Belediye başkanlarının tutuklanmasına, satın alınan ya da şantaja maruz kalan bazı partili unsurların Saray’a iltihak etmesine rağmen, halk CHP’nin bir suç örgütü olduğuna inanmadı.  Özgür Özel’in ifadesiyle, bölmeye çalıştığı karpuzun sadece sapı Saray’ın elinde kaldı, gövdesi ise daha da genişleyerek yeni bir parti kurup ayrılan parti içi muhalefetin çevresinde toplanmaya başladı.

Öte yanda, insanlar gibi siyasî partilerin de doğal bir hayat süresi vardır. Atatürk tarafından kurulmuş olması CHP’yi bu doğal, evrensel ve evrimsel kaderin istisnası yapmaz. Altı Ok   CHP’yi yönetenlerin fikriyatında sönümlenirken kamusal vicdana yerleşti, çünkü Türk halkının büyük çoğunluğunun hayat tarzına içerilmişti.   Öte yanda CHP’nin 1990’ların ortasından itibaren adım adım Kurucu ideolojiden uzaklaştığını, vitrinini yabancı unsurlarla doldurulduğunu, ideolojik tutarlılığını tamamen kaybettiğini ve kadro sürekliliğinden yoksun kaldığını kimse inkâr edemez. 

Bu nedenle Özgür Özel’in “Sırtımızdan büyük bir yük kalktı” sözü   iki anlamda; halkın bir bölümünü CHP’ye yabancılaştıran gerici propagandanın yükünden kurtulduk ya da CHP’nin yavaş ölümü ve ideolojik tutarsızlığı artık bizi bağlamaz anlamında yorumlanabilir.  Bu iki anlamdan hangisinin somutlaşacağını elbette zaman gösterecek.

Saray’ın kabaca son bir yıldır izlediği siyasetin sadece Reis ve çevresindeki bir avuç ofis memurunun eseri olmadığını anlıyoruz.  Burada durup, Mossad’ın Black Cube ya da CIA/Mossad’ın Palantir sistemleriyle ilgili kanıtlanması mümkün olmayan esrarengiz iddialara girerek spekülasyon yapacak değilim. Fakat bir dış aklın, Saray’ın meşruti olmayan bir monarşi kurma çabasına uluslararası meşruiyet kazandırma karşılığında, Türkiye’nin coğrafyasını, ordusunu ve kaynaklarını jeostratejik amaçlarla kullanmaya çalıştığı, operasyonel faaliyette bulunduğu ve bu desteğin mevcut rejime bugüne kadar beceremediği ideolojik hegemonyayı kurma umudu aşıladığı anlaşılıyor.

Yakın tehlike, Türkiye’nin dış aklın yönlendirmesiyle girdiği bu yolda geri dönüşü olmayan bir evreye geçmesidir.  Mevcut rejim bu yolda siyasî toplumu parçalamaya, küçük husumetleri körükleyerek partiler arası çatışma ve anlaşmazlıkları kızıştırmaya, her türlü muhalefetin birbirini yıprattığı bir güvensizlik, giderek çaresizlik ve çıkışsızlık ortamı yaratmaya ve bu ortamda siyasî partileri birbiriyle rekabet eden, kendi içinde sorunlu “majestelerinin partisi”ne dönüştürmeye   çalışıyor.

Bu ortamdan kurtulmanın, yakın tehlikeyi bertaraf etmenin tek yolu sürekli kitlesel eylemlerle, ülke çapında düzenlenecek eylemli kampanyalarla mevcut rejimi erken genel seçimlere zorlamaktır.  Şu anda en yüksek oy potansiyeline sahip Yeni Parti bu sürece önderlik ettiği sürece, diğer siyasî parti ve muhalif hareketler ve gruplar tarafından desteklenmelidir.  Bu destek mükemmel programa, kadrolara, eylemli parti hayatına sahip olduğunu düşünen siyasî partilerin ve hareketlerin yol boyunca Yeni Parti’nin programını ve Genel Başkanı’nı eleştirmelerini elbette engellemez. En geniş siyasî katılımla kitleleri harekete geçiren toplu bir direnişin ve erken seçim talebinin bütün ülkeye yayılması şu aşamada tek çıkış yoludur.  

Erken seçimin kendisinden çok erken seçim için mücadele süreci bir buzkıran rolü oynayarak ortamı değiştirecek, kitleleri dönüştürecek, halkın özgüvenini artıracak ve siyasî toplumu eğitecektir. Saray’ın en büyük kaygısı da budur: siyasî toplumun erken seçim gibi meşru, belirli ve kesin bir acil talep etrafında birleşerek kitleleri harekete geçirmesi! 

Bu nedenle, arada bir Saray’a çakmakla birlikte esas olarak ana muhalefete ve birbirine saldıran,  sosyal medyada sürekli  atıp tutan, hakikatleri ve esrarlı durumları her gün deşifre eden, böylece muhalefet zeminini yumuşatan ve sürekli dağıtan kişi ve gruplara dokunmuyorlar, hatta onları el altından muhalefete karşı belge, bilgi ve çeşitli dedikodularla besleyip destekliyorlar; bu arada, ortak muhalefeti savunan, kamuoyunun tanıdığı bildiği sevdiği isimleri tutukluyor ve Yeni Parti’yi baskının odağında tutuyorlar. 

Bu taktiği boşa çıkaracak ölçüde birlikte hareket etmek çok şeyi değiştirebilir. Hakikat kimsenin tekelinde değildir; örgütlenme ihtiyacı da, gerçek siyasî program da halkın mücadelesinden doğar ve kimsenin önceden tahmin etmediği yeni yollar açar.   yalogan@gmail.com

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *