REJİM SORUNU VE İDRAK GECİKMESİ

Yavuz Alogan

         1920’lerde tasfiye edilen siyasî/ideolojik cephe uzun bir yıpratma savaşının ardından yüz yıl önce kendisini tasfiye eden güçleri tasfiye ederek Devlet’i bütün kurumlarıyla ele geçirdi.

1990’ların ortasında başlayan, 2000’lerde hızlanan ve ancak son yıllarda tamamlanan yıpratma savaşı çeyrek asır sürdü ve Cumhuriyet’in bütün kazanımlarını ve kurumlarını hukuken (de jure) değilse de fiilen (de facto) ortadan kaldırdı.

         Bu cephe, Devlet’in dinî kurallarla yönetilmesini isteyen, esas olarak vakıflarda örgütlenen bütün tarikat ve cemaatlerin, siyasî iktidarın teşvikiyle yoktan var edilen lümpen ve kısmen geleneksel burjuvazinin, önemli bir bölümü batı ülkelerinde eğitim görerek teknik beceri kazanmış unsurların, toplumu ilgilendiren bütün sorunların çözümünde dinî referansları esas alan entelektüellerin Saray’ın önderliğinde en geniş koalisyonundan oluşuyor.

         Bu koalisyon, yağmaya dönüşmüş abartılı neoliberal iktisat politikalarının yarattığı muazzam gelir eşitsizliğine, iktidar çevrelerinin  halkı yabancılaştıran umursamazlığına ve yeni zenginlerin sergilediği rezil yozlaşmaya rağmen, ahlaki ilkeleri 7. yüzyılda oluşan din kurallarını devlet eliyle ve zorla dayatarak, toplumun tamamı üzerinde ideolojik hegemonya kurabileceğini, hatta kurduğunu sanıyor.

         1920’lerde devrimci cumhuriyetçilerin, Kemalistler’in tasfiye ettiği ve bugün Devlet’i ele geçiren cephe, ilk kez 1918 Mondros Mütarekesi şartlarında tertiplendi. Bugünün şeriatçı işbirlikçileri o günün şartlarında  Kuvayı İnzibatiye’dir (Hilafet Ordusu); İttihatçılar’ı ve Mustafa Kemal’i Halife Vahidettin’in onayıyla  gıyabında idama mahkum eden  Nemrut Mustafa  Divan-ı Harbi Örfisi’dir;  Yunan uçaklarından Kuvayı Milliye’ye karşı ahaliyi  kıyama çağıran fetva ve bildiriler atan, başkanlığını İskilipli Atıf Hoca’nın yaptığı Teâli-i İslâm Cemiyeti’dir; Anzavur Ayaklanması, Bolu  çevresindeki isyanlar, Yozgat (Çapanoğlu) ve Konya (Delibaş) isyanları, Urfa çevresinde Fransız kışırtmasıyla çıkan  aşiret ayaklanmaları, Karadeniz’de Pontus Rum isyanıdır…

Cephe çok geniştir, arkasında başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere bütün düveli muazzama ve  İslam Halifesi  Padişah vardır. Bu  isyan yüz yıl sonra yine arkasına düveli muazama’yı alarak başarıya ulaştı ve kendisini tasfiye edenlerin temsilcilerini Devlet’ten tasfiye etti.  

         Günümüzde Türkuaz, Demirören, Albayrak medya grupları, İhlas ve Kalyon holdingler nasıl mevcut iktidar cephesini destekliyorsa, Mütareke sonrasında oluşan cepheyi de Peyam-ı Sabah, İstanbul, Alemdar ve Vakit gazeteleri destekliyordu.

         Tarihte hiçbir olay sebepsiz ya da rastlantısal değildir. Bu geniş işbirlikçi cephe tasfiye edilmeseydi ne Cumhuriyet kurulabilirdi, ne de 3 Mart 1924’te   Türkiye Büyük Millet Meclisi Devrim (İnkılap) Kanunları’nı onaylayıp yürürlüğe koyabilirdi. Ne de 10 Nisan 1928’de Anayasa’dan “Devletin dini, Din-i İslâmdır” ibaresi çıkarılıp, 1937’de laiklik ilkesi Devlet’in 6. ilkesi olarak Anayasa’ya girebilirdi.

         Bugün Cumhuriyet Devrimi’nin karşıdevrimini yaşıyoruz. O gün Kemalist devrimcilerin yenilgiye uğrattığı cephe, bugün daha farklı bir kisve fakat aynı ruh ve aynı  dış bağlantılarla iktidarda bulunuyor. Son bir hamleyle fiili (de facto) rejimine yeni bir anayasayla hukuki (de jure) görünüm kazandıracak.

         Burada şayânı hayret olan, son çeyrek asır içinde bu gerici cephenin karşısında millî müdafaa ve millî anayasadan yana, üniter ulus-devleti savunmaya kararlı  istikrarlı bir cephenin kurulamamış olması;  askeriyenin ve mülkiyenin,  öğretim üyeleri ve öğrencileriyle birlikte üniversitelerin ve devlet kurumlarının birleşerek direnememiş olmaları, avutulup oyalanmaları, kandırılıp aldatılmaları, her ayak oyununda sendelemeleri, geri çekilmeleri,  nihayet sahneyi terk ederek meydanı liyakatsiz yandaşlara terk etmeleridir.

Aynı trende seyahat ettik. Reis 2017 durağında trenden indi ve kendi yoluna gitti. Biz ise makas değiştirerek kör hatta ilerleyen trenin hâlâ yola devam ettiğini, bizi arzuladığımız durağa getirip bırakacağını sanıyoruz.  

         Bu iktidar yapısının, başka deyişle Saray Rejimi’nin sandıkla seçimle değişmeyeceğini siyasî toplumun anlayabilmesi için, Cumhurbaşkanlığı makamına talip olan kişinin tutuklanması, potansiyel taliplerin tehdit edilmesi ve ana muhalefet partisinin mutlak butlan kararıyla felç edilmesi gerekti.  Bu gelişmeler karşısında siyasî toplum Türkiye’de rejimin değiştiğini, majestelerinin muhalefeti olarak Saray’a biat etmeyen siyasi partinin varlığını sürdüremeyeceğini, bundan sonra genel seçimlerin -eğer yapılırsa- mevcut siyasî iktidarın değişmesini sağlamayacağını nihayet idrak etmeyi başardı.  

         Oysa 2010 anayasa değişikliğiyle yargı Saray’a bağlanmış, 2017 anayasa değişikliğiyle kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle  meşruti olmayan (meşruti değil çünkü seçimle oluşan parlamentonun hükümdarın icraatını denetleme yetkisi fiilen mevcut değil) bir monarşi yönünde ilk adım atılmıştı. Bütün unsurları okuma yazma bilen, en azından tv haberlerini izleyen siyasî toplumun yaşadığı bu idrak gecikmesi tarihin çok tuhaf olaylarından biridir. Gerçekten anlamadılar mı, yoksa anlamazlıktan mı geldiler?  

Siyasî toplum Türkiye’deki rejimin dokuz senedir adı konmamış bir monarşi olduğunu ancak ABD’nin Türkiye-Suriye-Irak Valisi Tom Barrack, Ortadoğu’da en iyi işleyen rejimin, “ister beğenin ister beğenmeyin hayırsever bir monarşi”’ olduğunu ilan ettiği zaman idrak edebildi. Fakat tam olarak idrak edemedi.  Yalnızca, “Lan yoksa bu ABD Türkiye’ye hanedana dayalı bir monarşi mi dayatıyor?” diye kuşkuya düştü.  Asla emin olamadı, hâlâ olur mu olmaz mı, öyle mi böyle mi diye tartışıyor. Kuşkudan kurtulması ve tam olarak hakikati müdrik olabilmesi için hanedana dayalı bir monarşinin anayasal olarak fiilen kurulması gerekiyor.  Her zamanki gibi gözüyle görecek, teninde hissedecek ki anlayabilsin.

         Rejimin niteliğini tam olarak idrak edememiş olsa da siyasî toplumun yargı bağımsızlığının tamamen yok edildiği gerçeğini fark etmeye başladığını artık söyleyebiliriz.  Bu farkındalığa ulaşmak için sayısız hukuk dışı kararı yıllarca tecrübe etmesi gerekti. “Fakat kanun şöyle diyor, falanca yasa maddesinin filanca fıkrasında şöyle yazıyor, Anayasa’nın kesin hükmü böyle buyuruyor” diye şikâyet eden insanların, hukukun siyasî iktidar tarafından topaç gibi çevrildiğini, söz gelimi CMK ve CMUK’u  kafasına göre yorumladığını, istediği kanunu çıkarıp istemediğini kadük ettiğini idrak edebilmesi için  pek çok siyasî davanın seyrini, haksız tutuklamaları ve hiçbir suçu olmayan insanların ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilişini kendi gözleriyle defalarca görmesi; Saray yönetiminin Anayasa Mahkemesi kararlarına uymadığını ve uymayacağını açıkça ilan etmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları için “bizi bağlamaz” dediğini kendi kulaklarıyla işitmesi gerekti. O zamana kadar “Türkiye bir hukuk devletidir” demeye devam etti.

         Siyasî toplum derken siyasî partileri, siyasî hareket ve grupları, sendika benzeri kuruluşları, meslek örgütlerini ve elbette asker ve sivil bürokrasiyi kastediyoruz.

         Cumhuriyet’i geri alacak, laik demokratik sosyal hukuk devletinin kuruluşuna önderlik edecek güç ister istemez bu siyasî toplumun içinden çıkacak. Peki ne zaman?  Saray tarafından bu şekilde yönetilmek istemeyen halkın öfkesi patlama seviyesini aştığı, siyasi toplumun millî müdafaa ve millî anayasadan yana kesimleri Saray’ın özellikle dış politikasını tehlikeli bir çıkmaz yolda ve gerçek bir beka tehdidi olarak gördüğü, ülkenin bölünmenin ve iç savaşın eşiğinde olduğunu anladığı zaman.   Bütün bunları düşünerek, bir karşı strateji oluşturarak değil belki, fakat bizzat görerek yaşayarak tecrübe ettiği zaman. Tehlikeli jeopolitik yollarda geri dönülemeyecek kadar uzun bir mesafe alınmamışsa…  yalogan@gmail.com

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *