
Yavuz Alogan
Sosyal medyaya düşen videoda savaş alanını dronun objektifinden görüyoruz. Dron silahlı ve insansız, uzaktan komuta ediliyor. Bir asker diz çöküp ellerini göğsünde birleştirerek hayatını bağışlaması için drona yalvarıyor. Bir başka asker bozkırda var gücüyle koşarak kaçıyor. Bir diğeri araç enkazının altına girerek gözden kaybolmaya çalışıyor. Dron havada çeşitli manevralar yaptıktan sonra şaşmaz bir isabetle üç askeri öldürüyor.
Modern dronları 1970’de ABD yurttaşı Yahudi tasarımcı Abraham Karen icat etti. Sebep, savaş uçak ve gemilerinin birim maliyetinde ileride üstesinden gelinemeyecek artış eğilimiydi. 2054 yılına gelindiğinde ABD’nin bütün savunma bütçesinin ancak tek bir taktik uçağa yeteceği hesaplanmıştı. Eşdeğer mühimmat yüklü, uzaktan kumandalı ucuz “insansız sistemler” hızla gelişmeye başladı (Lawrence Freedman, Say Yayınları 2020, s. 312 vd.)
Böylece her türlü ahlaki savaş standardı -böyle bir şey varsa- aşılmış oldu. Dron operatörü, çok uzak bir yerde kahvesini yudumlayıp arkadaşlarıyla sohbet ederken tekil ya da sürü hâlinde hedeflere sevk ettiği dronlarla yüzlerce insanı öldürebiliyor, sonra monitörü kapatıp arabasına binerek çocuklarını okuldan almaya gidebiliyordu. Öteki tarafta kahramanca savaşmaya hazırlanan askerin gördüğü son şey ise burun hizasında vızıldayan pervaneli bir âlet oluyordu. Yakın gelecekte robot gibi askerlerin yerine sahici robotlar savaşacak.
Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğine gelindiğinde, savaş alanında “öldürme mıntıkası”nın insansız sistemler sayesinde sıfırlandığını, asker ya da sivil düşmanları imha mesafesinin kalmadığını anlıyoruz. Ateşli silah icat edildiğinde bu mesafe çok kısaydı, sonra uzadı, mıntıka genişledi, önce kıtaları sonra bütün yerküreyi kapladı ve nihayet sıfırlandı.
Sun-Tzu, Clausewitz, Moltke, Liddell Hart gibi savaş teorisyenleri mezarlarında ters dönseler yeridir. Bütün taktik kuramlar altüst oldu.
Napoleon Savaşları (1803-1815) sırasında mıntıka çok dar, öldürme mesafesi 150 metre kadardı. Mıntıkayı vurulmadan geçebilen asker mızrak ya da süngüyle boğuşma şansına kavuşuyordu. Mesafe Fransa-Prusya Savaşı’nda (1870) 400 metreye, 1890’larda 1500 metreye çıktı.
1883’te icat edilen Maxim ağır makineli tüfeği öldürme mesafesinin daha da uzamasına, I Dünya Savaşı çatışmalarının siperlerde kilitlenmesine yol açtı.
II. Dünya Savaşı’nın yıldızı stratejik bombardıman uçağıydı. 1944-1945’te Amerikan Conisi, B serisi ağır bombardıman uçaklarının ateş gücünü Avrupa’nın tarihi kentlerinde denedi. Askerî bakımdan gereksiz bir gösteriydi, o sırada Almanya yenilmişti.
Nihayet Atom Bombası savaş sahnesine hâkim oldu. Hiroşima ve Nagazaki halkı ABD’nin Pasifik’teki asker kayıplarını azaltmak için kurban edildi. Gösterinin esas amacı ise Sovyetler Birliği’ni felç etmekti. Fakat o sırada Kremlin, Sovyet fizikçisi Igor Kurçatov’un Lavrenti Beria yönetiminde geliştirdiği nükleer silah programının son evresine ulaşmıştı.
Zamanın devlet adamları şimdikiler gibi aptal değildi. Nükleer felaketin sonuçlarını anlamışlardı. Churchill-Stalin-Roosevelt/Truman gibi savaş görmüş tecrübeli devlet adamlarının dünya düzeni arayışı ve basireti daha sonraki devlet yöneticilerine intikal etti. 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan (NPT), 2017’de Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na (TPNW) kadar insanlığı felaketli bir sondan kurtarmak için pek çok antlaşma/sözleşme yapıldı.
2000’li yıllarda insanlık düşmanı nükleer silahları kısıtlama girişimlerinden vazgeçildi ve ahlak şeref yoksunu insansız savaş araçları hızla çoğalmaya başladı. Savaş Hukuku’nu düzenleyen Cenevre Sözleşmeleri (1925-1949-1980) ve nükleer silahsızlanma antlaşmaları fiilen geçersiz kaldı.
Reel sosyalist sistemlerin Birleşmiş Milletler (BM) düzenini de beraberinde sürükleyerek çöküşü ve neoliberal kapitalizmin dünyayı küreselleştirmesiyle birlikte aşırı silahlanmanın eşlik ettiği amansız bir uluslararası paylaşım savaşı başladı. Savaşın cinayete indirgendiği bu küresel ortamda, savaş görmemiş çapsız devlet başkanları kendi halklarını unutarak ringe çıkmaya hazırlanan boksör ağzıyla, tehdit diliyle konuşmaya, silah teşhir etmeye başladılar. BM devre dışı kaldı, NATO ve AB yazılı ilkelerinden uzaklaştıkça dağılmaya yüz tuttu, silah teknolojisi geliştiremeyen ülkeler çaresiz seyirci durumuna düştü.
Diplomasi dili yerini savaş çığırtkanlığına (warmongering) bıraktı. Önceki dünya savaşlarının aksine halklarda savaşma arzusu, kışkırtılmış düşmanlık eğilimi yok. Sessizlik var.
ABD’nin başındaki pedofil narsist hödük “Beni durdurabilecek tek şey kendi ahlakımdır, uluslararası hukuk değil,” dedi. Grönland’ı satın alamazsa işgal edeceğini söyledi. Grönland Başbakanı ekranlara çıkıp ağladı. Avrupa devlet başkanları Trump’ın karşısında, Hitler’in tehdit ettiği Çekoslovakya cumhurbaşkanı Edvard Beneş’ten beter oldular. Tehdit karşısında Grönland’a yüz adet asker gönderdiler.
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitriy Medvedev, Galya Horuzu dediği Macron’la dalga geçti, Avrupa liderlerinin “altlarına s.çıp Grönland’ı bırakacaklar”ını, bunun da Avrupa için “harika bir emsal” olacağını söyledi. Biz de icabında Almanya Başbakanı Mertz’i kaçırırız, dedi. Grönland’ın bir referandumla Rusya’nın kontrolüne geçebileceğini öne sürdü.
Putin, başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerini, hızı nedeniyle engellenemeyen 5500 km menzilli Oreşnik füzeleriyle tehdit etmekle kalmadı, bu füzeleri Avrupa istikametinde Belarus’a yerleştirdi.
Oreşnik demişken, askerî uzmanlar bu tuhaf savaş aracının “mevcut hava savunma mimarisiyle durdurulmasının son gerece güç” olduğunu, bu nedenle “oyun değiştirici” özellik taşıdığını söylediler. Uzmanlara göre, “Oreşnik, nükleer silahların hız, menzil ve durdurulamazlık özelliklerini konvansiyonel bir başlıkla birleştirerek, karşı tarafın tehdidi hangi kategoriye koyacağını” belirsizleştirdi.
Radar ekranında bir cismin yaklaşmakta olduğunu görüyorsunuz fakat hızı, uçuş profili ve manevra kabiliyeti nedeniyle füzenin konvansiyonel mi yoksa nükleer mi olduğunu bilemiyorsunuz. “Bu belirsizlik, erken uyarı ile karşılık arasında kalan süreyi daraltarak nükleer karar alma reflekslerini tetikliyor. Aynı zamanda, nükleer karşılık için fazla, konvansiyonel karşılık için ise yetersiz görülen bir ara alan yaratıyor ve klasik caydırıcılık hesaplarını işlevsizleştiriyor” (bkz. tarihçi, analist Gilbert Doctorow ile eski CIA mensubu Larry Johnson’ın çözümlemeleri temelinde “Oreşnik Çağı,” M. Ali Gelibolu, Substrack, 11. 01. 26)
Çin geri kalır mı? Beijing merkezli Çin ve Küreselleşme Merkezi’nden Prof. Jikay Gao’nun ağzından konuştu: “Eğer savaş istiyorsanız savaş bulacaksınız. Çin’e nükleer savaş dayatırsanız, yeryüzünden silinirsiniz.” 3 Eylül’de Beijing’de düzenlenen Zafer Yürüyüşü’nde görmüşsünüzdür, dedi Gao. “Bizim çoklu savaş başlığına sahip bir füzemiz var. Ona 61 diyoruz. Altmış nükleer savaş başlığı ve bir hidrojen bombası taşıyor. Yirmi dakikadan kısa sürede dünyanın her yerini vurabiliriz.” Çinli övünüyor: “Soruyorum size,” diyor, “bugün hangi ülkenin hidrojen bombası var?”
ABD, Batı kamuoyunun hassasiyetini dikkate aldığı için fazla konuşmuyor. Fakat onun da Irak’ta denediği MOAB bombasının “yoğunlaştırılmış radyasyon-azaltılmış çarpma” (ERE) versiyonunu (sadece insanları öldüren, binalara vs zarar vermeyen “temiz bomba”) ve kısa çatışmalarda kullanılmak üzere “pasif sonik dalga ve ışık çakması” gibi yöntemler geliştirdiğini biliyoruz. Karakas’ta Maduro’nun evinin çevresinde Delta Force’un yaptığı katliamın hemen öncesinde ikinci silahın bir versiyonu kullanılmış olabilir.
Uluslararası hukuk, insanlık idealleri, akıl ve basiret geri çekilirken, yapay zekâ destekli kitle imha silahları öne çıkıyor. Silahlanma, tarihin hiçbir döneminde bu kadar hızlı, yoğun ve öldürücü olmadı. Her an bir yanlış anlama olabilir, basit bir sahte bayrak operasyonu ya da kaza nükleer tetiklemeyi başlatabilir.
Ne zaman patlayacak, sırada kim var, masada mıyız yoksa menüde miyiz diye düşünüyoruz. Uluslararası politik sorunlar her an sıcak çatışmaya dönüşebilir.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Güney Kore ve ABD’nin Tayvan’a F-35 satması hâlinde Çin yapımı uçakların Tayvan havaalanlarına saldıracağını ilan ederken; Rusya, talep edilmesi hâlinde karşılıklı savunma antlaşmasının gereği olarak İran’a nükleer bomba vermeye hazır olduğunu duyurdu.
Türkiye’ye gelince -sonunda geleceğimiz ya da gideceğimiz başka yer yok!- Millî İstihbarat Akademisi Başkanlığı’nın “12 Gün Savaşı ve Türkiye için Dersler” başlıklı ideolojiden, hamasetten ve iç politikadan uzak gerçekçi raporunu (Ağustos 2025) herkesin internetten ulaşarak dikkatle okuması gerekir.
Rapor’da şu değerlendirme yer alıyor: “ …daha önce muharebe alanında on yıllara, bazen yüzyıllara dayanan kavramsal dönüşüm süreçleri artık çok daha kısa süre içinde değişebilmekte; uzay ve siber gibi yeni çatışma alanlarının ortaya çıkmasının yanı sıra, giderek küçülen SİHA türlerinde görüldüğü üzere ölçek bazlı değişim de artık yıllar hatta aylar içinde gerçekleşebilmektedir” (s. 47).
Üstü kapalı bir devlet diliyle yazılan Rapor’da, İran’a muhtemel İsrail-ABD saldırısı üç senaryo hâlinde inceleniyor ve en kötü durumda Tebriz ve Kirmanşah gibi etnik azınlıkların yoğun olduğu bölgeler özellikle dikkate alınıyor: “Mezkûr bölgelerin Güney Kafkasya’ya komşu olması, meselenin stratejik önemini ve konuya ilgi gösteren aktör sayısını daha da artırmaktadır” (s. 46).
Yine Rapor’da, özellikle Afgan kaçak göçmenler ima edilerek, “insan istihbaratı hususunda ekonomik ve toplumsal açıdan dezavantajlı kesimlerin maddi motivasyonlarla yabancı ülkeler tarafından kullanılması muhtemeldir” denilerek alınması gereken acil önlemler belirtiliyor (s. 35). Bu rapor bize siyaset-üstü Devlet Aklı’nın en azından Saray’a yönelik gerçekçi yorumlar ve tavsiyeler düzeyinde var olduğunu gösteriyor. Hiç yoktan iyidir. yalogan@gmail.com

