
Yavuz Alogan
Çerkes Ethem Yozgat İsyanı’nı (1920) bastırdıktan sonra adamlarıyla birlikte Ankara’ya gelir. Yozgat’tan getirdikleri koyunları pazarda satarlar. Adamlar silahlı, çizmeli kalpaklı ve pek baskın tavırlıdır. İsmet Paşa telaşlanır. Birlikte yürüyüşe çıktıkları sırada Mustafa Kemal’e “Hepsi silahlı,” der. “Bize tepeden bakıyorlar. Bugün memlekete hâkim olan kimdir? Bunlar mı, biz miyiz?”
Mustafa Kemal bir an durur, düşünür. “Biziz,” der. “Çünkü akıl bizdedir.”
Bugün Türkiye’de akıl kimdedir?
1920’de açık işgal vardı. Akıl, devrimciydi. Amaç, Millet Meclisi’nin çevresinde iç cepheyi kurarak direnmek, milleti örgütleyip harekete geçirmek, ordu kurup savaşarak imparatorluğun yıkıntısı üzerinde modern bir ulus-devlet kurmaktı.
Bugün açık işgal yok fakat içeride tam bir çöküş ve dağılma (anomi), yakın siyasî coğrafyadan çepeçevre askerî/jeopolitik kuşatma var. Emperyalizm şantaj yoluyla Devlet aklını rehin almış. Millet Meclisi kendi milletinin egemenliğini ülke içinde ve dışında tartışmaya açmış. Siyasî iktidar otuz altı etnik gruptan müteşekkil anasır-ı İslâm olarak gördüğü milletin aslında ümmet olduğunu kendi halkına ve bütün dünyaya kanıtlamaya çalışıyor. Kuruluş’un bütün ilkeleri inkâr edilmiş, başta laiklik olmak üzere Devrim Kanunları fiilen kaldırılmış.
Bildiğimiz Cumhuriyet’in bir anayasalık canı kalmış, onu da hazırlıyorlar. Gelir eşitsizliği ve plansız yönetim yüzünden orta sınıf çökmüş, halk siyasete, siyasî topluma, siyasî partiler rejimine yabancılaşmış, toplum yozlaşmış, kendi içinde ideolojik olarak bölünen halk Devlet’ten sadaka bekler hâle düşmüş.
Saray kendi varlığını ve geleceğini ABD Başkanı’nın sahte dostluğuna bağlamış. Bu arada ABD Başkanı 1945’te kurulan ve 1991’de sarsılan Birleşmiş Milletler düzenini yıkmakla meşgul. Bir yanda kendi halkıyla savaşıyor, öte yanda uyduruk Don-roe doktriniyle Kuzey Kutup dairesinden Latin Amerika’nın güney ucuna kadar uzanan geniş bir alanda hâkimiyet kurmaya çalışıyor.
Bütün ABD başkanları emperyalist hamlelerinde kapitalist dünya sistemi nezdinde meşruiyet arar, demokrasi hak hukuk-gak guguk söyleminden asla vazgeçmezlerdi. Fakat Trump denilen bu vahşi, cahil kapitalist, “Benim uluslararası hukuka ihtiyacım yok, beni sadece kendi ahlakım ve aklım durdurabilir,” diyor.
Trump’ın geçici bir fenomen olduğunu, Amerikan Establishment’ının bu yozlaşmış kaçığı kullanarak önünde engel olarak gördüğü uluslararası hukuk düzenini aşmaya, içine yuvarlandığı toplumsal ve iktisadi krizden saldırgan bir yağmacılıkla kurtulmaya çalıştığını anlıyoruz.
Türkiye III. Dünya Savaşı’nın cephe hatları arasında, güvenilir tek bir müttefiki olmadan, çevresinde oluşan hasım ittifakların ve askerî tahkimatların orta yerinde öylece duruyor. Her hareketi emperyal güç merkezlerinin iznine bağlı.
Fakat Sayın Saray durumun farkında.
Son grup konuşmasında “Masada olmayanın menüye konulduğu acımasız bir bölüşüm kavgasının tam ortasındayız,” dedi. Doğru. “Enerji kaynaklarını elde etme uğruna, ticaret yollarını elde etme uğruna yeni bir paylaşım rekabetinin, hem de çok agresif bir şekilde yaşanacağı görülüyor” sözü de doğru. Fakat sonraki cümle biraz tuhaf: “Batı dünyası yıllardır başka ülkeleri tehdit ve tedip etmek için kullandığı tüm argümanlarını tek tek kaybediyor.”
Bu cümleden Sayın Reis’in ya da konuşmasını yazan kişinin genel durumu görmezden geldiğini anlıyoruz. Batı Türkiye’yi tehdit, Saray’ı ise tedip, yani terbiye ediyor, yola getiriyor ve bunu yaparken herhangi bir argümana ihtiyaç duymuyor. Türkiye’den Saray’ın bile kabul edemeyeceği, bugün ima yoluyla örtük biçimde öne sürdüğü fakat yarın ancak iç ve bölgesel savaşla elde edebileceği talepleri var.
İktidarını kaybetme tehlikesiyle yüz yüze gelen bütün diktatörler, değişmez bir tarihsel eğilim olarak, tehditleri fırsat gibi görmek isterler. Tehdidi fırsata çevireceklerdir, kaybedilen argümanları yenileriyle, boşalan alanları kendi nüfuz alanlarıyla dolduracaklardır. Böyle düşünmeye mecburdurlar.
Peki ne yapacak?
Yenişafak köşe yazarının tavsiye ettiği gibi Balkanlar’a doğru “emperyal” bir hamle mi yapacak? Yoksa Suriye’de silah zoruyla nüfuz alanı mı elde edecek? ABD-İngiltere’nin ittirmesiyle İsrail’le bölgesel stratejik/askeri ittifak mı kuracak, yoksa onunla savaşacak mı? TSK’yi Ukrayna’ya mı gönderecek? Savaş koşullarında halk köprüleri, kavşakları, otoyolları, hava limanlarını, tarım arazilerinin üzerinde yükselen Toki binalarını mı yiyip içecek, üstüne başına giyinecek?
Saray halkın siyasî birliğini kuramadı. Tam tersine var olan birliği dağıttı. Kendi tabanını iç cephe olarak örgütlemeye çalışıyor. Çöküş aşamasında kendi karşıdevrimini tamamlamayı, satın aldığı milletvekilleriyle hiçbir kurucu vasfı olmayan Meclis’te Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaşmayı amaçlıyor, ezilmiş halkın sürü içgüdüsüyle her şeye razı olacağını sanıyor.
Saray Rejimi niyetlerini gerçekleştirmek, hatta varlığını sürdürmek için bile gerekli olan altyapıya sahip değil. Halkın mutabakatını sağlayacak, toplumu bir sözleşmeyle birleştirebilecek ne iktisadi, ne ideolojik/eğitimsel ne de teknik araçları var. Bu saatten sonra kendi hedefleri doğrultusunda ne toplumu örgütleyebilir, ne de kendi tek adam rejimini toplumsallaştırabilir.
2017 referandumundan bu yana yürürlükte olan başkanlık sisteminin, olumsuz etkileri giderek artan ölçüsüz ve tehlikeli bir “kümülatif hata” olduğu anlaşıldı. Saray’ın kendisi bile bu hatadan nasıl dönerim, altında ezildiğim sorumluluk yükünü dağıtarak nasıl hafifleyebilirim diye düşünüyor. Fakat yarattığı çark onu, AKP’nin belediyeleri kısıtlama yasa tasarısının da gösterdiği gibi, iktidarı ve serveti tek elde toplama eğilimini sürdürmeye zorluyor.
Peki, akıl kimdedir? Son tahlilde akıl, istihbarat örgütleriyle ve işbirlikçi etki ajanlarıyla ülkemizin içinde faaliyet gösteren emperyalist karar merkezlerindedir. Saray bu aklı kendi selameti için vekâleten kullanıyor. Meşruiyeti halktan değil, emperyalist akıldan alıyor.
Durum imparatorlukların dağıldığı, ulus-devletlerin kurulduğu 1920’den çok daha kötü, çünkü zayıf ulus-devletlerin çözüldüğü bugünün koşullarında direnişi ve savaşı örgütleyecek bağımsız bir devrimci akıl yok.
Bizde kriz zamanlarında Devlet’in içinden mutlaka bir tepki yükselir. Tarihsel ifadeyle millet hufre-i inkıraz ve pençe-i izmihlâl olduğunda, yani uçurumun eşiğine geldiğinde ve çöküşün pençesine düştüğünde ülkenin olanca birikimini, imkân ve kabiliyetini seferber eden tepki Devlet’in içinden gelir. Kızılcagün ilan edilir, ikili iktidar oluşur, Devlet yeniden kurulur. Millî Mücadele bunun en büyük örneğidir. Ülkenin her tarafında kendiliğinden oluşan Müdâfaa-i Hukuk ruhunu temel almıştır, birbirinden bağımsız mücadele gruplarını birleştirip örgütleyerek siyasî temsili oluşturmuştur. Devlet aklının kilidini bugün de ancak dipten gelen cepheleşmiş bir siyasî halk hareketi açabilir. 11. 01. 2026 yalogan@gmail.com

