SORULAR CEVAPLAR

Yavuz Alogan

Bir ülkenin bütün ölçüleri (tarihî, hukukî, iktisadî, sosyal, kültürel) nasıl olur da bu kadar bozulabilir? Ve bu bozulmaya rağmen siyasî toplum, muhalefet partileri, işçi sendikaları, işveren örgütleri nasıl olur da her şey normalmiş gibi davranabilir?  Türkiye’nin bir hukuk devleti olmaya devam ettiğini, Cumhuriyet Savcısı diye kamusal bir karakterin var olduğunu, iktidarın seçimlerle değişebileceğini, bazı sapmalar olsa da “demokrasi” denilen şeyin kendiliğinden düzeleceğini düşünen insanlara şaşıyorum.

Sorulan hiçbir sorunun cevabı yok. Soruların muhatabını cevap vermeye zorlayacak mekanizma da yok.

         Muhalefet sordu: “128 milyar dolar nerede?”

         Sayın Saray cevap verdi: “Nerede olacak! Dolaşıma girdi, yer değiştirdi, yurt içinde kaldı. Önemli bir kısmı yeniden Merkez Bankası rezervine döndü.”

         Koro hâlinde soruldu: “Yüz bin silah nerede?”

         İçişleri Bakanlığı cevap verdi: “Bir kere rakam yanlış… Jandarma Genel Komutanlığı envanterinde kayıtlı 7, Ankara Emniyet Müdürlüğü envanterine kayıtlı 16 ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü envanterine kayıtlı 1 silah kayboldu. Bulamadık maalesef…”

         Ne diyeceksiniz?

         Herkes sordu: “Yakalanan uyuşturucuların Türkiye’deki adresi nedir, sahibi kimdir?”

         İçişleri Bakanı cevap verdi: “Uyuşturucuyla mücadelenin son yıllardaki serüveni müthiştir… Efsane yazdık, hepsini yakaladık!”

         Soruldu: “Binali Yıldırım’ın oğlu Venezuela’ya gidip yeni uyuşturucu güzergâhı için anlaşma yaptı mı?”

         Binali Yıldırım cevap verdi: “Benim oğlum oraya maske, mesafe ve temizlik götürdü. Ailemize hakaret etmeyiniz.”

         Yine soruldu: “Susurluk’un kalıntıları Yalıkavak Marina’ya çöktü mü?”

         İçişleri Bakanı cevap verdi: “Ama iddia sahipleri de Bursa’da Köfteci Yusuf’un malına çöktüler.”

         Soruldu: “Afganistan’dan kalkan adam 2000 km. yürüyerek Türkiye’ye geliyor. Silah kullanma kabiliyeti olan ortalama bin kişi her gün sınırımızı geçiyor. Suriyeliler nüfusun yapısını değiştirdi. Bu ne iştir?”

         Cevap verildi: “Onlar bize asla yük değiller. Onlar bize muhacir, bizler de onlara ensar olduk.”

         Türk askeri ülkemizin sınırını koruyacağına Kâbil Havaalanı’nı koruyor.

         Yine soruldu: “Paramount oteline gerçekten tankla mı gelip çöktüler?”

         O bölgedeki askerî birliğin komutanı yok mu?  İnsan kalkıp iki laf etmez mi?  Mesela şöyle diyebilirdi: “Bütün tanklar envantere kayıtlı.” Hadi ya!…

         “Komutan” demişken aklıma geldi…

         Gazeteci, Sayın Saray’a sordu: “TSK’ya ait araç ve silahların bakanlık emriyle polis tarafından kullanılması hakkında kararname Resmî Gazete’de yayımlandı. Acaba buna neden ihtiyaç duyuyorsunuz, efendim?”

          Sayın Saray cevap verdi: “Sorduğunuz sorunun içeriğini anlamadım. Zaten gerek polis teşkilatımız, gerekse silahlı kuvvetlerimiz bu tür şeyleri kullanma hakkına sahiptir. Bunun şu anda bir Resmî Gazete’yle yayımlanması Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle olmuş bir adımdır, bundan daha doğal, daha tabiî ne olabilir?  Olay bu…”

Bir tane kuvvet komutanı, ordu komutanı, askerî bir basın sözcüsü çıkıp da konuşmadı. Mesela şöyle diyebilirdi: “Asker polis ne fark eder?  Bizim silahımız onların silahı, onların silahı bizim silahımız.”

         SADAT ne oldu? Hâlâ gökten inecek Mehdi Hazretleri’ne ortam hazırlamaya, kamplarda cihatçı mücahit yetiştirmeye devam ediyor mu?  Kuyruklu sarığına, sırmalı cüppesine kurban olduğum sarıklı Amiral n’oldu? Soruşturma seyrediyor mu, yoksa çakıldı mı?

         Bakın bu soruların cevabı yok. Cevap vermeyi zorunlu kılacak hiçbir mekanizma yok!

          Muhalefet partilerinin durumu da çok ilginç. “İlginç” sözcüğünü ilgi çekici anlamında değil, “tuhaf, acayip” anlamında kullanıyorum.

         Siyasî partilerin zeki ve lafazan hatipleri her türlü eleştiriyi yapıyorlar, konuşuyorlar anlatıyorlar, fakat soruşturma önergesi verdiklerinde eller kalkıp iniyor ve reddediliyorlar. Konuşmaya devam ediyorlar da acaba nereye konuşuyorlar?

  Elbette çok dikkati konuşuyorlar…Belirli ölçüler içinde, daha doğrusu ölçüyü asla kaçırmadan eleştiri yapıyorlar. Mesela Adıyamanlı tütün işçilerinin gözaltına alınmasını protesto ettiler. Çok güzel! Fakat içlerinden Sedat Peker tadında bir delikanlı çıkıp da, “Lan bu memleketin tütününü yok edip piyasayı yabancı tütün tekellerine peşkeş çektiniz lan siz! İktidara geldiğimizde yabancı tekelleri kovup, tütün ekeceğiz, Tekel’in parasıyla Ankara’nın göbeğine diktiğiniz iki kazık kuleyi alıp…” diyemiyor mesela. Ya da “Cargill’i kovacağız, şeker pancarı ekip şeker fabrikalarını açacağız, ay çiçeği ekeceğiz, özelleştirdiğiniz her şeyi kamulaştıracağız…”  Düvel-i Muazzama’nın çizdiği sınırlar içinde, liberal piyasa kuralları kapsamında tatlı tatlı eleştiriyorlar.

Ejderhaları ürkütmeden kurbağaları ufak ufak taşlayarak ABD-AB’nin ve küresel piyasaların izin verdiği dar bir koridorda muhalefet etmeye çalışıyorlar.

         Ülkenin ana muhalefet partisinin başkanı “Mitinglerin yararı yok,” dedi. “Slogan atıp dağılıyorlar. Oysa biz kendi seçmenlerimizle bir araya geliyoruz.” Ben bu sözleri işittiğimde hasta oldum. Mitingin işlevini bilmiyor. Miting nedir, niye yapılır, mitingin güvenliği nasıl sağlanır? Bunları bilmiyor…  Karışıklık çıkar da Sayın Reis OHAL ilan edip canımıza okur, diye düşünüyor. Kımıldamadan duralım, iktidarı Reis’ten alıp bize vermelerini bekleyelim! Öyle mi?   Mitinginizi koruyamıyorsanız, seçim gecesi sandıkları nasıl koruyacaksınız?

         Sayın Saray, Batı’ya yaranma çabasıyla “daha güçlü demokrasi için reform” yapmaya, muhalefetin elindeki bütün silahları almaya çalışıyor. “Serok Reis” yeni bir “çözüm süreci” arayışında. Osmanlı Ocakları Başkanı’na “Ben Yargıtay’a HDP kapatılsın diye müracaatta bulunmuştum ama artık HDP’nin kapatılmasından yana değilim,” dedirten Reis’in, “Din kisvesi altında bu milleti sömürenlere de prim vermeyeceğiz, bu da böyle bilinsin,” sözleri çok önemli bir mesajdır. Yani diyor ki ey tarikat ve cemaatler genel seçimlere kadar sütre gerisinde mevzilenip ortalıkta fazla görünmeyin, sonrasına bakarız…

         Neyse, uzatmayalım….

         Özetle, Saray Partisi göz göre göre kendisine seçim kazandıracak bir Siyasî Partiler Kanunu, rejimi yerleştirecek sürpriz bir “Sıfırdan Anayasa” hazırlarken, muhalefet partileri seçim olacak, iktidar talih kuşu gibi süzülüp başımıza konacak diye hayal kuruyor.

         Sendika yönetimleri Kamuoyu Araştırma Şirketi gibi çalışıyor. Sendika başkanı çıkıp, kederli bir yüz ifadesiyle, “Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı…” diye lafa başladığında bende psikosomatik arazlar beliriyor; başım dönmeye, gözüm kararmaya başlıyor. 

Bakın, bu ülkede sisteme meydan okuyan sendikacılar, Necmettin Giritlioğlu, Kemal Türkler, Şemsi Denizer gibi kurşunlanmış; sisteme çaktırmadan biat eden bütün sendika başkanları ödüllendirilerek milletvekili yapılmıştır. “İşçi sınıfı” diye sayıklayan arkadaşlar önce sendika yöneticilerine baksınlar. İşçi mücadelesi sendikal örgütlenmeden başlar, “sınıf bilinci” gökten zembille inmez, makale yazıp nutuk atarak, ikna ederek oluşmaz.

         Vakti zamanında askerler Ecevit’i devirsinler diye gazetelere çarşaf çarşaf ilan veren TÜSİAD, “Yatırımcı güven ister, sık sık değişmeyen kurallar ister,” diye yakınıyor. Ben Sayın Reis’in yerinde olsam “Behey TÜSİAD, ne istediniz de vermedim!” diye efelenirdim.

         Neyse, uzatmayalım….

         Pandemi yasakları sonrası bu güzel Pazar gününde, yurttaşlar sırt sırta omuz omuza vermiş özgürce kebap yerken ya da tatil beldelerinde denize karşı mayışmış yatarken böyle can sıkıcı sorularla okurun asabını bozmak istemezdim. Herkese bugünden bakarak yakın geleceği görme kabiliyeti, akıl fikir, cüret ve celâdet diliyorum. Veryansın, 18. 07. 2021