ATLAR VE ZEBRALAR

Yavuz Alogan

         Zebraların vatanı bellidir.  İlk kez Afrika savanlarında görülmüşlerdir. Otçul hayvanlardır, otlayarak dolaşırlar. Sürü bağlılıkları sınırlıdır. Tehlike karşısında birleşip topluca hareket ederler.  Atlar kadar hızlı koşamazlar fakat hareket hâlindeyken derilerindeki çizgilerin yarattığı optik yanılsama sayesinde peşlerine düşen yırtıcı hayvanları şaşırtarak saldırıyı savuşturabilirler. Bu sayede hayatta kalmışlardır. 

         Atların vatanı ise tartışmalıdır.  Onlar da zebralar gibi otçuldur, otlayarak dolaşırlar. Sürü bağlılıkları güçlüdür. Peşlerine düşen yırtıcı hayvanlardan dörtnala koşarak kurtulurlar.  At genetiği araştırmaları onların ilk kez Ukrayna ve güneybatı Rusya bozkırlarında ve şimdiki Kazakistan otlaklarında, yaklaşık 6000 yıl önce evcilleştiklerini göstermiştir.

         Atlar insanlarla haşır neşir oldukça uysallaşmışlardır.   İnsanoğlu atı eğerleyip üzerine binerek seyahat etmiş, koşum takımları bağlayarak ona arabasını ya da faytonunu çektirmiş, sırtına heybe vurup yük taşıtmış, sabana koşarak tarlasını sürdürmüş, gözlerini bağlayıp dolap beygiri olarak istihdam etmiş, yarışlarda ve engelli müsabakalarda gösteri hayvanı olarak kullanmıştır. Atın adı sanayi devrimine bile girmiştir: “beygir gücü!”

         İlk kez hangi Afrikalının bir at görüp, “Bundan bizim oralarda da var,” diye düşündüğü elbette bilinmiyor. Muhtemelen Mezapotamya’nın bir yerlerinde görmüş olmalı.  Bu meçhul Afrikalı memleketine dönünce kement atıp zebraları yakalama, onları normal atlar gibi binek ve çeki hayvanı ya da tarımsal üretim aracı olarak kullanma girişiminde bulunmuştur.

         Fakat başaramamıştır.

         Jared Diamond’ın, insanlığın bütün kıtalarda üç bin yıllık tarihini anlattığı Tüfek, Mikrop ve Çelik (Tübitak Yayınları 1997) başlıklı dikkate değer kitabında belirttiği gibi, zebralar bu oyuna gelmemişler. Yapıları, yetenek ve karakterleri evcilleşmeye müsait değilmiş.

         Her şeyden önce, atların aksine zebraların insanları ısırmak ve dişleriyle kıstırdıkları yeri asla bırakmamak gibi kötü bir huyları varmış. Bu isyankâr hayvanlar insanlarla karşılaştıklarında inanılmaz bir yetenek sergilemişler. Diamond’ın anlattığına göre, üzerine kement atıldığında zebra uçarak kendisine doğru gelen ilmiği gözleriyle izleyebiliyor ve başını ani bir hareketle eğerek hamleyi savuşturabiliyormuş.

         Bakın yaban atında böyle bir yetenek yok. Panik hâlinde dörtnala kaptırıp koşarken durum muhakemesi yapamaz, takipteki atın ya da arabanının hızını, atılan kemendin   açısını falan hesaplayamaz. Bir kez enselendiğinde her yola gelir.  Üstelik duygusal bir hayvan. Sahibinden ayrıldığında gözyaşı döker, uzattığınız şekeri afiyetle yer, kaşağılanmaktan hoşlanır.  Yarışta düşüp ayağı kırıldığında mesela, Anna Karenina’nın yasak aşkı Kont Vronskiy’nin  sevgili atına yaptığı gibi, sahibi tabancasını çekip hayvanın kafasına ateş eder. Tolstoy atın vurulma anını romanında uğursuzluk belirtisi olarak kullanmıştır. Silah sesini duyan Anna Karenina irkilir, yanı başındaki kocası  Aleksey Aleksandroviç Karenin  boynuzlandığını işte o anda anlar ve bir aristokrat aile faciası başlar.

Ya da iyice yaşlanıp yorulan bir at, eğer mezbahaya gönderilip salam sucuk olmaktan kurtulacak kadar şanslıysa, yılkı atı olarak araziye bırakılır. Gerçi Cengiz Aytmatov, ünlü romanında “Kopar Zincirlerini Gülsarı!”  diyor ama Gülsarı’nın derdi  özgürlük değil, bozkıra koşup  gerçek sahibi  Tanabay’a ulaşmak.  Hayvan öylesine feci şekilde evcilleştirilmiş ki özgürlük istemiyor artık, sahibini arıyor. Tanabay olmasa başkasını bulacak.  Aytmatov, romanında katı disiplinli komünist partisinin insanı kullandıktan sonra fırlatıp atmasındaki acı ironiyle Gülsarı’nın başına gelenleri, neredeyse aynı zincirlerle bağlanan insan ile hayvanın trajik kaderini benzeştirir, okura insanı duygulandıran bir özgürlük hasreti aktarır.

         Neyse, konuyu dağıtmayalım…

         Zebra ehlileşmediği, boyun eğmediği için bu türden acıklı öykülere de doğal olarak konu edilmemiştir. Önüne geleni ısırmış, ardına geleni tepmiş, savanlarda dilediği gibi dörtnala koşmuştur. Elbette köleleri yakalayıp gemilerin ambarına dolduran beyaz adam onu da yakalamış ve hayvanat bahçesine tıkmıştır fakat zebranın karakterini asla değiştirememiştir.  Yine Diamond’un aktardığına göre, ABD’deki hayvanat bahçelerinde bakıcılarını en çok yaralayan hayvan, kaplan, aslan gibi yırtıcı etçiller değil, otçul zebralar olmuştur. Zebra, dudaklarını sıyırıp keskin beyaz dişlerini göstererek insanlara hırlamakta, onları ısırmakta ve tekmelemektedir.

         Fakat günün birinde malûm Rothschild ailesinden Lord Lionel Walter Rothschild  (1868-1937) bu kez zebralara kafayı takar. “Bu kez” diyorum, çünkü bu Lord Lionel   akla hayale gelmeyen yabani hayvanları toplamak ve evcilleştirmek gibi tuhaf bir tutkuya sahiptir. Sıra zebralara gelene kadar kangurular, turnalar, leylekler, vahşi atlar, devekuşları, karıncayiyenler ve dev kaplumbağalarla uğraşmıştır.   

         Zebraları arabaya koşmak gibi bir tutku edinir. Adam burjuvanın hası olduğu için vakti bol tabiî. Uzun uğraşılardan sonra Lord Lionel iki çift zebrayı arabaya koşmayı başarır ve arabasını Londra’nın içinde dolaştırıp Buckingham Sarayı’nın önüne kadar sürerek hava atar ve bu yazının manşetindeki üzücü fotoğrafı çektirir. Adi herif fayton beygiri rolü oynatmak için hayvanlara muhtemelen eziyet etmiştir. Gösteri ve fotoğraf tek seferliktir. İnsanın aptalca bir tutkuyla doğaya hükmetme arzusunun bir kanıtı olan bu saçma fotoğraf zooloji tarihindeki yerini alır. Sonrasını bilmiyoruz.  Lord’un zebraları kesinlikle bakıcılarını ısırmış, tepmiş ve fayton beygirliği rolüne kararlı bir tutumla direnerek Londra hayvanat bahçesini boylamıştır. Öyle olmasaydı zebraların günümüzde atlardan farkı kalmazdı.

         İnsanlara özgü karakter tipleri hayvanlar âlemini taklit eder. Çevrenize bir bakın bakalım, ne kadar at, ne kadar zebra görüyorsunuz? Sahibini arayan atlar, yılkı atları, vurulan atlar, yarış atları, dolap beygirleri, sürekli kaşağılanmak isteyen atlar… Ve hayvanat bahçesine kapatılsa bile önündekini ısırıp ardındakini teperek ehlileşmeyi reddeden fakat tek bir fotoğraf karesi için zorla rezil edilen özgür savanların dikbaşlı zebraları…

         Rus devrimcisi Lev Troçki, yanlış hatırlamıyorsam Sosyalizmin Güncel Meseleleri (Suda Yayınları 1976) adlı kitabının bir yerinde, “Sadece siyasetle yaşanmaz” demiştir.  Bu sözlerle, su akar deli bakar misali sadece siyasetle uğraşan, mesela gün boyu kafasını sosyal medyadan kaldıramayan insanın zamanla kafayı yiyeceğini, ilgi alanlarını çeşitlendiremeyen insanın siyasete de bir faydasının olmayacağını ima etmiştir. Aslında kendisi hayatı boyunca Rus steplerinden Meksika ormanlarına kadar tutkulu av serüvenleri yaşamış biridir.  Fakat bugünün dünyasını görseydi, eminim ki hayvanları öldürmek için doğanın içinde elinde tüfekle dolaşan insanın dünya nimetlerini hak etmeyen bir alçak olduğunu düşünürdü.

         Herkesin mübarek Şeker Bayramı’nı kutluyor, bu kadar sıkışık olmayan, nükleer silahlardan ve savaşlardan arınmış bir dünyada doğayla uyumlu eşitlikçi toplum hayalleri diliyorum. Veryansın,  16. 05. 2021