MEŞRUİYET ARAYIŞI

Yavuz Alogan

Yönetime katılarak hükümdarın yetkisini kısıtlamak isteyen örgütlü grupların parlamento benzeri bir kurumun çatısı altında toplanması 13. yüzyıl kadar gerilere gider.  

Temsili parlamentonun babası Leicester Kontu Simon de Monfort 1265 yılında İngiltere Kralı III. Henry’nin askerlerini meydan muharebesinde mahvı perişan ettikten sonra, içinde sadece soyluların ve ruhbanın değil kontluklardan seçilen şövalyelerin ve kentlerden seçilen yurttaşların da yer aldığı, Kurucu Meclis niteliğinde bir Avam Kamarası kurar. Avam “halk”demektir, “havas”ın, yani üst tabakayı oluşturan seçkinlerin karşıtıdır.

Vatansever Doktor Doğu Perinçek’in, “Özgür Özel’in silahlı gücü yok ki nasıl iktidar olacakmış, keh keh keh!” diye eğlendiği videoyu izleyip, bu kadar keyiflenecek ne var diye düşünürken, aklıma birden Simon de Monfort geldi.

Hayır, Özgür Özel’i Monfort’a benzetecek değilim. Hiç benzemiyor. 1605 yılında İngiliz Kraliyet Sarayı’nın altına tünel kazarak yerleştirdiği barut fıçılarını ateşlemek üzereyken yakalanan ve feci şekilde öldürülen, “Barut Tozu Komplosu”nun mimarı, tarihe maskeli mütebessim V-Vendetta imgesiyle geçen Guy Fawkes’e de benzemiyor.

Şaka bir yana, Vatansever Doktor’un sözleri aslında sevgili vatanımızın geldiği noktayı gösteriyor maalesef; siyasî partiler rejiminin ve iki yüzyıldır mücadelesini verdiğimiz anayasal düzenin akıbetine işaret ediyor (tam burada ihtiramla duralım, Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa, Mustafa Kemal ve kurucu silah arkadaşları, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Mümtaz Soysal ve Muammer Aksoy’u, gelmiş geçmiş bütün meşrutiyet ve anayasa savunucularıyla birlikte saygıyla analım!)

Bundan sonra Saray Rejimi’nin seçimlerle, parlamenter siyasetle değil, ancak silah zoruyla değiştirilebileceğini anlıyoruz.  Majestelerinin münasip gördüğü sınırlar içinde yapıcı muhalefet edebilirsiniz elbette fakat iktidara ancak silah zoruyla gelebilirsiniz. Hükümdarı atından alaşağı etmek için bin hançer darbesiyle katledilmeyi göze alamıyorsanız, atıyla birlikte hükümdarın altına yatmaktan başka çareniz yok.

Muhalif siyasî partilerin silahı var mı?  Yok! Orduları, hatta milisleri bile yok. O hâlde Saray’a boyun eğmekten, Kılıçdaroğlu gibi Yeni Osmanlıcılık gömleğini giyerek sahte muhalefet rolü oynamaktan başka şansları da yok. Sadece DEM partisinin silahı var;  bu sayede, temsil ettiği etnisitenin kurucu iradesinin vekili olarak iktidar katında rol oynama şansına sahip. Öyle mi?

Peki AKP iktidara silahla mı geldi? Türk Ordusu’nun ve Türk Polisi’nin mensuplarını partiye üye yaptı da onun için mi iktidarda durabiliyor?  Bir avuç savcı ve hâkim, birkaç jandarma taburu, seçilmiş kolluk görevlileri ve maaşa bağlanmış seçmen kitlesiyle, tavuk şirketlerine falan çökerek mi iktidar olunuyor?  Tom Barrack’a sesini çıkaramayan iktidar bloku millî, yerli, hatta Avrasyacı… Öyle mi?

Çin’de cumhuriyetçi Sun Yat-sen’in kurduğu parlamentoyu basıp imparatorluğunu ilan eden Yuan Şih-kay’ın ölümünden sonra başlayan, 1916’dan 1928’e kadar süren bir savaş ağaları dönemi vardır. Aslında bu ağalıkların (gâvur dillerinde Lordluk diye geçer) her biri siyasî parti yapısına sahiptir, kendi aralarında savaşırlar, halktan vergi toplarlar, emperyalist ülkelerin gözüne girmek için elçilere yaltaklanırlar. Sonunda milliyetçi General Çan Kay-şek, elbette tepeden tırnağa silahlı olan kendi partisi Kuomingtan’la bunları tepelemiş, biat ettirmiş, direnenleri ise katletmiş ve  Nanking Hükümeti’ni kurmuştur.

Çin tarihini çok iyi bilen Vatansever Doktor, acaba Türkiye’nin böyle bir döneme gireceğini mi öngörüyor? Hepsi silahlı Arap, Kürt, Türk, Alevi, Sünni siyasî partiler ülkeyi Lübnanlaşma’dan Balkanlaşma’ya doğru sürükleyerek (aradaki fark, birincisinde hâlâ bir devletin var olması, ikincisinde ise pek çok yeni devletin kurulmasıdır) sevgili vatanımızı etnik, mezhebî ve milliyetçi hatlar boyunca bölecek mi? 

Burada akla pek çok soru geliyor.

ABD’nin Türkiye-Suriye-Irak valisi Tom Barrack’ın iddia ettiği gibi, hayırsever ve mutedil bir monarşi, Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye Osmanlı coğrafyasında olmalı” derken kastettiği şekilde   ülkenin topraklarını Sünni İslam ideolojisi temelinde genişletirken, bütün  etnik ve mezhebî parçaları bir arada tutabilecek kudrete sahip olacak mı?

ABD’nin Sayın Saray’a bahşettiği meşruiyet böylesine fantastik ve absürt bir “bölünerek genişleme” stratejisi için yeterli olacak mı?

Yoksa esas strateji, ebedi iktidar vaadiyle Saray’ı aldatıp avutarak Türkiye’yi Cumhuriyet’in bütün değerlerinden arındırıp bölerek jeopolitik bir mevtaya dönüştürmek mi? Ayrıca ABD, hödük pedofil Trump’tan sonra fikrini değiştirirse, ne olacak?

Neyse, uzatmayalım. Esas konumuzdan çok uzaklaştık.

Parlamentolar, Halk Meclisleri 1776’dan 1848’e kadar yayılma eğilimi gösterdi. Arada 1783 Amerikan Devrimi, 1789 Fransız Devrimi, 1871 Paris Komünü    ve muazzam halk ayaklanmaları var: Kurucu Konvansiyon, halkın egemenliği ve dönemsel olarak “Milletlerin Baharı.” Yurttaş kavramı ortaya çıkıyor.

Fakat hemen ardından çöküş dönemi geliyor: 1920-1939. İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, Polonya’da Pilsudski, İspanya’da iç savaş.  Siyasî partiler artık işlevsizdir fakat silahlıdır, parlamentolar kapanmış ya da tekil partilerin hâkimiyetine girmiştir.

  1945’ten sonra dalga yeniden yükseliyor, 1990’lara kadar siyasî partiler ve parlamento, demokrasi denilen yönetim tarzının vazgeçilmez unsurları olarak temel bir işlev görüyor, herhangi bir ülkede yürürlükte olan rejimin niteliğini gösteren şaşmaz bir ölçü olarak yerleşiyor.  Bu aynı zamanda Soğuk Savaş dönemidir.  Rusya ve Çin henüz sosyalisttir, Batı’da demokrasi yerleşiktir; Asya ve Latin Amerika ülkelerinde askerî darbeler birbirini izlemektedir.  Tarihçi Eric Hobsbawm, işte o sıralarda, Akdeniz ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunda, eski imparatorlukların yerini alan devletlerde “parlamenter demokrasinin taşlı toprakta yetişen zayıf bir bitki” olduğunu söylemiştir (Aşırılıklar Çağı, Everest 2023, 14. bs., s.187).

Sosyalizmin 1991’den itibaren dünya siyaset sahnesinden çekilmesi üzerine kapitalizmin dizginlerinden boşalarak bütün dünyaya yayılmasıyla başlayan neoliberalizmin altın çağı, önce bakır çağına, sonra taş devrine dönerek yozlaşmaya başlayınca, siyasi partiler rejimi ve parlamenter sistemler tarihsel ve toplumsal işlevlerini giderek kaybediyor.

En gelişmiş kapitalist ülkelerden başlayarak bakıyorsunuz her yerde parlamentolar var, siyasî partiler faaliyette fakat siyasî iktidarlar yargı bağımsızlığını, basın özgürlüğünü el altından ya da bizde olduğu gibi alenen kısıtlayıp engelledikçe, siyasî partilerin etki alanı daralıyor, parlamentoların yasama ve denetleme imkânları zayıflıyor.  İktisadi hayattan kovulan, kamusal niteliklerini kaybeden Devlet neredeyse bir tür gizli örgüt kisvesine bürünerek geri gelmeye çalışıyor, istihbarat ve güvenlik örgütleri her yerde öne çıkıyor. Devlet’in aklı ve kamçısı olmayınca serbest piyasa savaş ekonomisi üretemiyor. Yeni bir diktatörlükler çağının eşiğinde olduğumuzu anlıyoruz.

Diktatörlük deyince, bunun pek çok çeşidi var. Irkçı faşist diktatörlük, devrimci demokratik diktatörlük, teokratik diktatörlük, askerî diktatörlük, tek parti diktatörlüğü, hanedan diktatörlüğü. Önümüzdeki yıllarda ölümlerden ölüm beğenir gibi bunlardan birini seçmek zorunda kalabileceğimiz anlaşılıyor. Şahsen ben Cumhuriyet’in devrim kanunlarına bağlı, bilimsel laik eğitimden yana, toplumsal ve iktisadi planlı kalkınmayı benimsemiş olanını seçerdim. 

Çeşidi bol olmasına rağmen tarihte bilinen hiçbir diktatörlük kendi halkının millî kimliğini emperyalizm istiyor diye değiştirmeye yeltenmemiştir. Bu tarz bir hıyaneti vataniye gerçekten de görülmemiştir.  Mesela siz kendinizi Türk milletinin bir ferdi sayıyorsunuz. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 10.  Yıl Nutku’nda kendisini “Büyük Türk milletinin bir ferdi olarak,” tanımlıyor.  Fakat bize diyorlar ki siz Türk değilsiniz, aynı zamanda Arap ve Kürt’sünüz; anasır-ı İslâm’ın bir parçasısınız, cihanşümul bir imparatorluğun vârisi olarak, bizim verdiğimiz meşruiyetle ve bizim vekilimiz olarak eski emperyal alanınıza doğru yayılacaksınız.

Bütün muhalif siyasî toplumun artık var olmayan sandık demokrasisi için debelenmeyi, anayasa-hukuk-yargı varmış gibi davranmayı bırakarak, düveli muazzama’nın bu projesine karşı birleşmesi, yeni bir kurucu irade etrafında halkı seferber etmesi gerekir. Bu mücadelenin ilk durağı Kurucu Meclis olmalıdır.  

Hükümdarın ya da hükümetin yetkilerini kısıtlama ve icraatını denetleme vasfını kaybeden parlamento, mutlak butlanla sakatlanmış demektir. Direniş fikri giderek zihinlere yerleşmektedir.  Meşruiyet arayışı başlamıştır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *