VAROLUŞ SORUNU

Yavuz Alogan

Dünya iyice tuhaflaştı. Katoliklerin ruhani lideri Papa XIV. Leo bile dünyanın tersine döndüğünü ilan etti, bir avuç zalimin dünyayı harap ettiğini söyledi.  Hemen ardından, isyankâr Başpiskopos Carlo Maria Vigano, seçkinlerden oluşan tehlikeli ve yıkıcı bir grubun sadece şirketleri değil, Batı’nın bütün kurumlarını ve hükümetleri de ele geçirdiğini ilan ve insanlığın felakete sürüklendiğini ima etti.

Tuhaflık bundan ibaret değil. ABD medyasına göre günde ortalama 98 kez yalan konuşan pedofil narsist hödük Trump, Körfez Savaşı’nın ateşi içinde her sözüyle petrol fiyatlarını yükseltip alçaltıyor, dünya borsalarını dalgalandırıyor.  Küresel mali sermaye, bu tuhaf Amerikan Jokeri’nin ağzına bakıyor.

Ulusal sınırları aşarak küreselleşen, klasik ve yeni-sömürgecilikten bütün yeryüzünü sömürgeleştirme aşamasına geçen kapitalizmin aşırı derecede kırılganlaştığını, anonim şirket davranışı gösteren bütün devletlerin paniğe kapıldığını, acilen başka bir sermaye birikim modeli keşfedemedikleri, küresel ticareti düzenleyen yeni kurumlar oluşturamadıkları taktirde dünyayı sıkan bir zincirin halkaları gibi dağılacaklarını ve her birinin kendi ülkesindeki öfkeli halk kitleleriyle karşı karşıya kalacağını anlıyoruz.

Sevgili vatanımıza gelince, Saray hükümeti bu muazzam küresel şamatanın orta yerinde, hatta coğrafi merkezinde durmuş, etrafa bakınıyor.  Yankee emperyalizmi Suriye/Irak’ta silahla yaptığı şeyi burada yumuşak, hatta yumuşacık bir güçle yapmaya çalışıyor.  Bu yumuşak gücün cisimleşmiş ifadesi olan bölge valisi Tom Barrack, onlarca yıl gözlem yaptığını (ticari işlerinden artakalan zamanda!), sonunda bir karara vardığını, bizim gibi ülkelerin “Körfez monarşileri gibi istikrarlı ve sonuç odaklı” bir liderliğe muhtaç olduğunu söylüyor.

Bu yaklaşıma karşı adamı persona non grata ilan etmenin, Lan  ne diyorsun sen, bu Cumhuriyet’i Atatürk savaşarak, devrimler yaparak kurdu, anayasasında “demokrasiye âşık Türk evlatları” yazan bir  ülkede… gibi şeyler söylemek tamamen faydasız. Barrack ile Reis’imizin Türkiye’nin müstakbel rejimi konusunda tam bir mutabakat içinde olduğunu, Trump/Barrack ikilisinin AB ülkelerini kaygılandıracak, Wall Street Journal’a (WSJ) “Amerikan elçileri bulundukları ülkelerde ABD politikalarını savunmalıdır” dedirtecek ölçüde Saray Rejimi’ni kendi özel kullanımı (özel stratejik kullanımı!) için ayrı bir yere koyduğunu, bu yüzden Sayın Reis’i iltifatlara boğduğunu saptıyoruz.

Bu aşırı muhabbetin nedeni, Trump’ın 2024’te söylediği şu sözlerde saklı: “Erdoğan çok iyi anlaştığım biri, çok güçlü bir ordu kurdu. Büyük bir askerî gücü var ve bu güç savaşlarda yıpranmadı.”

Trump/Barrack ikilisi Türkiye’yi AB’den biraz uzakta, Rusya’ya ve şimdilik İran’a ve müstakbel çatışma odaklarına karşı bir güç, Şii Hilâli’ne karşı Sünni bir ideolojik merkez, NATO’lu ya da NATO’suz bir dünyada geleceğin sefer-görev emirlerine hazır bir asker deposu olarak görüyor ve Türk Boğazları başta olmak üzere ülkemizin jeostratejik konumunu Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın ileriki aşamalarında fiilen kullanmayı, bizi vekâleten savaşa sürmeyi tasarlıyor.

Saray erkânının bu niyetten habersiz olduğunu, emperyalist merkezin iltifatlarıyla kendinden geçtiğini söylemek haksızlık olur. Emperyalizmin jeostratejik/askerî niyetini şimdilik görmezden geliyor, zamanın akışına bırakıyor fakat her zamanki gibi selden kütük kapmaya, krizi kendi iktidarını pekiştirecek şekilde kullanmaya çalışıyor.

Nitekim Sayın Reis, 24 Nisan günü “Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı”nı tanıtırken, savaşın küresel ekonomik düzeni ve değer zincirlerini yeniden şekillendirdiğini, Türkiye’nin sadece doğu-batı, kuzey-güney arasında bir köprü olmadığını, “bölgenin enerji ve ticaret koridorlarının merkez üssü” olduğunu söyledi.

Aslında Sayın Saray’ın “Güçlü Merkez” programı CHP’nin Haziran 2015 genel seçimlerinden hemen önce tanıttığı “Merkez Türkiye” projesiyle aynı: küresel ticaretin dev antreposu, malların toplanıp dağıtıldığı ticari bir dağıtım deposu, bir tür “hub” (aktarma merkezi) olarak Türkiye!… Zenginler küresel kapitalizmin ticaret acentası olarak daha da zenginleşirken, orta sınıf tamamen çökecek ve yoksullar çokuluslu şirketlerin ucuz emek deposu olacak.

Türkiye’de hangi siyasî parti iktidara gelirse ya da iktidara gelecek gibi görünürse, bu ya da buna benzer bir programı iktidar masasının üzerinde bulacak.  Emperyalizm Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bu programa göre dizayn etti.   Cumhuriyet’in kuvvetler ayrılığına, kurumlara, denetim mekanizmalarına sahip bir Devlet olma vasfı 2017 Anayasa değişikliğiyle ortadan kaldırıldı, yerine meşruti bile olmayan düpedüz bir monarşi kuruldu. Bütün bunlar olurken derin bir aymazlık içinde aval aval bakanlar, şimdi “size monarşi yaraşır” dedi diye Barrack’a neden kızıyorlar, anlamak mümkün değil! Yaraşanı yapmış zaten, sadece adını koyuyor.

Fakat her zurnanın zırt dediği bir yer, her sürecin kaçınılmaz bir Hakikat Ânı vardır. İstanbul Boğazı’nda NATO karakolu, Anadolu’da ise çokuluslu NATO kolordusu kurma gibi alıştırmalarla başlayan süreç, Montrö’den vazgeçin, evlatlarınızın kanını dökün noktasına geldiği zaman Saray ne yapacak?

İki ihtimal var.

Birincisi, anahtarları Tom Barrack’a teslim ederek yükte hafif pahada ağır her şeyi 13 uçağa yükleyip ülkeyi terk etmektir; ikincisi ise direnmektir.

Ben ikincisini daha muhtemel buluyorum. Birincisine içim elvermiyor.

İkincisi olursa, Doğu Akdeniz gazının Türkiye’yi devre dışı bırakarak Avrupa’ya taşınmasını amaçlayan Doğu Akdeniz Boru Hattı Projesi’nin (EastMed Pipeline Project, 2020) arkasına saklanan Yunanistan-İsrail-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi “Ortak Eylem Planı” ve Savunma İşbirliği Programı (2026), hiç şüphesiz,  ABD’nin Doğu Akdeniz Harekât Merkezi olan Girit’ten ve Dedeağaç’taki ABD askerî üssünden, hatta dün Yunanistan’dan Ege’yi işaret ederek “biz burada olacağız” diyen Macron’un Fransa’sından bile destek alarak Türkiye’ye karşı  harekete geçecektir ve ABD’nin bugüne kadar sessizce gözlemlediği “Çözüm Süreci” oyunu ansızın farklı bir renge bürünecektir.

Bunun anlamı bir buçuk cephede savaştır; müşterek NATO planlarından ayrı olarak hayatın her alanında harbe hazırlık seviyesinin yükseltilmesini gerektirir.  

Tom Barrack, Sayın Saray’ın Netanyahu’ya yönelik sözlerinin “retorikten ibaret” olduğunu, yani boş laf sayılması gerektiğini, iki ülkenin gelecekteki ilişkilerini belirlemediğini açıkça söyledi. ABD, Türkiye’nin İsrail’le bölgesel düzeyde ittifak kurmasını istiyor. Bu ittifakın Türkiye için bedeli, Ege ve Doğu Akdeniz’deki haklarımızdan vazgeçmek, bu yazıya eşlik eden ikinci haritayı benimsemek ve Ortadoğu siyasetinden tamamen çekilerek ABD/İsrail’in inisiyatifine boyun eğmek olacaktır.

Bunun anlamı Türkiye’nin Akdeniz dünyasından kopması, Asya’yla bağlantısının kesilmesidir; İsrail’e karşı Rusya ve Çin’i de kapsayan en geniş bölgesel ittifakların kurulması için diplomasinin seferber edilmesini gerektirir.

Bunları ancak eli serbest olan, rehin alınmamış bir hükümet yapabilir.

Dünyanın iyice tuhaflaştığı, daha da tuhaflaşacağı şu dönemde sevgili vatanımızın ağır bir kimlik bunalımına sürüklendiğini ve çok yönlü bir varoluş sorunuyla başa çıkmak zorunda kaldığını söylemek, öncelikle “Biz kimiz ve buraya nasıl geldik?” sorusuna cevap bulmak zorundayız. Çok geç olmadan. yalogan@gmail.com