
Yavuz Alogan
Yaşanmakta olanı, geçmişte yaşanmış olanla kıyaslayarak anlama eğilimi her insanda vardır. Savaş, devrim, doğal afet gibi olayları, bu olayların geçmişteki benzerleriyle kıyaslayarak anlamaya çalışırız. O zaman şöyle olmuştu, şimdi de böyle olabilir, deriz. Tarihsel analoji, geçmişten bugüne uzanan bir mantık zinciri kurarak yaşananı anlamayı, onunla ilgili bilgileri öğrenmeyi sağlar.
Bu mantık zinciri koparsa, elimizde sadece zincirin halkaları kalır; bu kopuk halkalardan, bir ucu geçmişe uzanan, yönü geleceği işaret eden bir zincir kuramayız.
ABD/İsrail ile İran arasındaki tuhaf savaş karşısında durumumuz tam olarak böyledir; halkalara baktıkça zinciri ancak kendi meşrebimize/müktesebatımıza göre tahayyül edebiliyoruz.
Her tarihsel analoji doğru değildir elbette. Zekâ, sezgi, niyet, arzu, heyecan gibi etkenler insanı kolayca yanıltabilir.
Mesela 1991’de “Çöl Ayısı” lakaplı Yankee generali Norman Schwarzkopf kendisini Sicilya Çıkarması (Husky Harekâtı, 1943) sırasında 8. Ordu’ya komuta eden General Bernard Montgomery gibi görüyordu. Iraklıların tıpkı İtalyanlar gibi ellerinde çiçeklerle kendisini karşılayacağını sanmıştı. Çok saçma bir analojiydi.
O sırada Kuveyt istikametinde mevzilenen Irak zırhlı birlikleri, ilk kez savaş alanında denenen MOAB (Massive Ordnance Air Blast) bombalarıyla parçalanarak çöle gömülmüştü, sağ kalan Irak askerleri büyük gruplar hâlinde teslim oluyordu. Mongomery’nin buna benzer tek bir hamleyle savaşı kazanma şansı yoktu, Avrupa’nın içlerine kadar çamurda savaşarak ilerleyecekti.
Irak’ta Kürtler ve Şiiler dışında Çöl Ayısı’na çiçek verecek kimse de yoktu. Vermediler de zaten, çölde çiçek ne arasın…
II. Körfez Savaşı sırasında (2003) bazıları (ben dâhil) Bağdat’taki Cumhuriyet Muhafızları ve Saddam’ın Fedai Birlikleri’nden bir Stalingrad Direnişi (1942-1943) bekledi. Fakat tarihsel analojinin önemli bir ayağı eksikti. Direniş zafere ulaşsa ne olacaktı? Stalingrad’dan sonra bütün Sovyet orduları, Japon sınırındaki İkinci Kızıl Bayrak Ordusu’nun zinde birlikleriyle birleşip Vistül Nehri üzerinden Polonya’ya geçerek Avrupa’nın içlerini fethetmişti. Saddam nereyi fethedecekti?
O sırada ABD’nin hedefi Irak’ta rejimi değiştirmek, var olmayan kitle imha silahlarına ulaşmak ve petrol altyapısını güvenceye almaktı. Kulağa ne kadar âşina geliyor. Şimdiki İran hedeflerinin aynısı.
Savaş devam ederken nerede yayınlandığını şimdi hatırlayamadığım bir yazıda, Bağdat’ı Stalingrad’a, Yankee İşgal Ordusu Komutanı General Tommy Franks’i de Stalingrad’ı işgal eden Wehrmacht’ın 6. Ordu Komutanı General Friedrich Paulus’a benzeterek tarihsel bir analoji yapmıştım.
Bizim analoji feci şekilde çöktü. Bağdat’ı savunması gereken güçler içten içe çürümüştü, ateş etmeden dağıldılar. Conilerin, telsizle ulaştıkları bazı Iraklı generalleri, pasaport, kimlik, Florida’da ev gibi şeylerle kandırdıkları söylendi. Stalingrad benzetmesi havada kaldı.
Fakat Saddam Hüseyin’in sözleri şaşmaz biçimde doğrulandı ve doğrulanmaya devam ediyor. 1991’de Irak toprağına emperyalist Batı’nın ilk bombaları düştüğünde “Bu bütün savaşların anası olacak,” demişti. Şimdiki ABD/İsrail-İran savaşının bir ucube olarak o anadan doğduğu kesindir. Yine Saddam, Yankeeler tarafından Bağdat’ın Şii mahallesinde sevinç çığlıkları, ıslıklar ve yuhalamalarla idam edilmeye götürülürken, ey Araplar Filistin’e sahip çıkmazsanız sizi bekleyen onursuzluktur anlamında, “Filistin Araptır,” dedi; ve daha önemlisi, bugünü işaret ederek, dağılır ve birbirinizle savaşırsanız sizi önce kullanırlar, sonra tek tek avlarlar anlamında, “Mezhebî olarak bölünmeyin,” dedi. Arap Sosyalist Baas Partisi Genel Sekreteri Saddam Hüseyin el-Tikriti kendisini yargılayan işbirlikçilere bir an bile boyun eğmedi, burnu düşse eğilip almayacak bir tavırla, gülerek, cellatlarıyla alay ederek idama gitti.
Aynı tavrı geçen Cuma günü Tahran’da düzenlenen Kudüs Günü’nde, üzerinde bir montla halkın arasına karışan İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın, Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Laricani’nin şahsında gördük. Orada bulunmalarının etkisi bin balistik füze gücünden fazla oldu, geleceğe muazzam bir tarihi miras bıraktı.
Şii ya da Sünni fark etmeksizin Direniş ruhu, Ortadoğu halklarının geleceğinin ve refahının emperyalizme karşı aynı onurlu mücadelede yattığını bütün dünyaya gösterdi.
Peki direnişin ideolojisi ne olacak?
Birbirine düşman, her biri kurucu olma iddiasında, yayılmacı etnik ve dinî mezhepler Birinci Dünya Savaşı’ndan beri Batı Asya’nın kaderini belirledi; bunların her biri, dönemsel ya da sürekli olarak bölgenin bütün kilitlerini emperyalizmin istilasına açan birer maymuncuk işlevi gördü. Bu maymuncuk ancak modern ulus-devletler zemininde toplumsal ve iktisadi kalkınmayı hedefleyen “arasız devrimler”le kırılabilir.
Emperyalizme karşı direnişin ve tam bağımsızlığın ancak etnik/dinî/mezhebî unsurların Türk, Arap, Fars ulus-devletlerinin içinde ve yurttaşlık temelinde birleştirilmesiyle mümkün olabileceği, muhtemelen çok acı tecrübelerden sonra bir kez daha kesinlikle kanıtlanacak.
Şimdiki savaşın seyrine gelecek olursak; İran’ın Rusya ve Çin’i savaşın içine çekemediği/çekemeyeceği fakat ABD/İsrail’in NATO’nun bütün askerî teknik imkânlarından yararlanabildiği görülüyor. İran isabetli füze atışlarıyla panik yaratarak kara para, turizm ve lüks hayat cenneti olan Körfez’in finans merkezlerini felç etti ve Hürmüz boğazını Batı’ya kapattı. Askerî uzmanlara göre, ABD’nin buna havadan “stratejik bombardıman”la (halı bombardımanı) karşılık vermesi, eşzamanlı olarak Körfez’e petrol çıkışının yapıldığı Huzistan bölgesini (Ahvaz, Abadan) ve Harg Adası’nı işgal ederek körfez trafiğini açmaya çalışması muhtemeldir. Bu süreçte ve sonrasında ABD’nin NATO ülkelerinden ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez devletlerinden bir kara ordusu teşkil etmek için netice alana kadar her türlü baskı ve provokasyona başvuracağı kesindir.
Bu savaşı ancak ABD’nin İsrail’i işgal ederek bu ülkenin nükleer silahlarına el koyması ya da meçhul bir nükleer bombanın İsrail’i tarihe havale etmesi durdurabilir. Bu türden fantastik bir durum gerçekleşmediği sürece savaş bölgeye yayılarak sürecek. İran rejimi çökmeden ABD’nin zafer ilan edip savaştan çekilmesi durumunda İsrail nükleer silah kullanmaktan çekinmez.
İran’ın çöküşüyle birlikte Rusya güneyden kuşatılmış, Çin’in Orta Asya ve Hazar Denizi’nden Batı’ya uzanan Orta Kuşak Yolu kesilmiş olacak. Buna rağmen biri gözünü Ukrayna’ya, diğeri ise Tayvan’a dikmiş olan bu iki ülkenin ABD’yle yeni bir “Yalta” fırsatı aramaya devam edeceğini anlıyoruz. Savaş devam ettiği sürece Çin ve Rusya kendi çıkarlarını kollayarak bölgenin şekillenmesini gözlemleyecek, ABD/NATO’nun askerî gücünün zaaf ve üstünlüklerini değerlendirecek ve Batı’nın yıpranmasını bekleyecek.
BM Güvenlik Konseyi’nde İran’ın Körfez ülkelerine yönelik füze saldırılarını kınayan karar tasarısı oylanırken Rusya ve Çin’in çekimser kalması, bu tutumların yansımasıdır ve şaşırtıcı değildir. Karşı karşıya gelmek (konfrontasyon) istemiyorlar, vakit kazanmaya çalışıyorlar; derinleşen uluslararası iktisadi krizin orta-uzun vadede kendilerini de vuracağını biliyorlar. Biliyorlar, çünkü neoliberal kapitalizm artık küreseldir; piyasa ekonomisi bütün dünyayı kapsıyor. İnsanlığın kurtuluşu, her bir ülke halkının, ister seçimle ister başka türlü gelmiş olsun kendi devlet yöneticilerine ve onların hizmet ettiği zenginler sınıfına kitlesel olarak direnme ve devrim yapma kapasitesine indirgenmiştir. yalogan@gmail.com

