ÜÇ KAÇIŞ TEORİSİ

Yavuz Alogan

Korku insanda davranış değişikliğine yol açar. Ufukta beliren korkunç akıbet, kaçış imkân ve ihtimallerini de beraberinde getirir.  Geriye doğru, güçlü olana doğru ve ileriye doğru olmak üzere üç tür kaçış vardır. Geriye doğru kaçarak içe kapanırsınız, güçlü olana doğru kaçarak kendinizi teslim edersiniz ya da ileriye doğru kaçarak şansınızı denersiniz.

 Bu üç seçenek korkuya kapılan devletler, iktidar grupları, şirketler ve siyasî partiler için de geçerlidir. Üçüncüsü, yani ileriye doğru kaçış, çok risklidir. İçine battığınız, sizi korkutan krizi derinleştirerek, çevreye yayarak, müttefiklerinizin de başına musallat ederek çözmenizi gerektirir. Çözemezseniz, dünyanız çöker; çözebilirseniz, yeni bir dünya kurulur.

 Küresel hegemonyasını tamamen kaybetmekten korkan Yankee emperyalizmi ileriye doğru kaçmayı seçti. Mesela İngiltere, geçen yüzyılın başından itibaren   kademeli olarak önce geriye doğru, daha sonra, özellikle II. Dünya Savaşı dolaylarında ise güçlü olana doğru kaçmayı tercih etmişti.

 Petrokimya tröstleri, silah endüstrisi, teknolojik enformasyon devleri ve Pentagon’dan oluşan karar verici Amerikan gücü, yani meşhur Amerikan Establishment’ı imalat ve ticaret üstünlüğünü Çin’e bırakarak geriye doğru kaçmaktansa, ileriye doğru kaçmayı, krizi kaosa dönüştürerek yönetmeyi tercih etti.   Çökmüş, mahvolmuş (!) olsa da tek başına dünyanın toplam askerî harcamalarının yüzde 37’sini, NATO ülkelerinin toplam savunma harcamalarının yaklaşık yüzde 60’ını karşılayabiliyordu. Savunma harcamaları Çin’in üç katında fazlaydı.

 Özetle kovboy her şeyini kaybetmiş, iflas etmiş olabilirdi fakat silahı vardı ve doluydu. Silahını çekerek ileriye doğru atılmaya karar verdi.

 Fakat 1945’ten beri sermayesini akıttığı, silahlandırdığı ya da kendi silahıyla koruduğu, bazen de korkuttuğu müttefikleriyle birlikte, bütün dünyanın rızasını alarak adım adım inşa ettiği BM düzenini ve ona bağlı uluslararası hukuku, belirli kurallara bağlı bankacılık ve finans kurumlarını, demokrasi ve insan hakları adına resmen savunduğu ilkeleri nasıl aşacaktı?  Bunun için bir kaçığa, kolay yönlendirilebilen, zıvanadan çıkarak iktidara oturmuş cahil bir hödüğe ihtiyacı vardı.

  ABD sistemi, muhtaç olduğu hödüğü Donald Trump’ın şahsında buldu.

 Zavallı hödük, iktidara geldiğinde ülkesinin kapıldığı korkunun elbette farkındaydı. Değişik bir şey yapmak istiyordu. Geriye doğru çekilip içe kapanma tutumunu benimsedi. Artık dünyaya bekçilik etmeyecek, üretimi artıracak, ticareti geliştirecek, ülkesinin harap altyapısını onaracak ve savaşlara son verecekti. Yarı-faşist Amerikan MAGA’cılarının desteğine sahipti; hatta seçim kampanyası sırasında seçkin, zengin, nüfuzlu WASP (Beyaz Anglo-Sakson Protestan) Amerika’yı bile peşine takmış gibiydi. 

Fakat emperyalizmin ne olduğunu bilmiyordu. Oturup Lenin okuyacak hâli de yoktu…  ABD’nin ancak emperyalist bir ülke olarak varlığını sürdürebileceğini ona kimse söylememişti. Harvard ya da Yale mezunu da değildi ki tarih, coğrafya, sosyoloji bilsin.  Paraya tapan sıradan bir zengin müteahhitten ibaretti ve aile çevresi sayesinde Evanjelist-Hıristiyan-Siyonist eskatolojinin etkisi altındaydı.

Yerleşik Amerikan sisteminin köpekbalıkları ise  think-tank’lerde toplanmış uzmanları sayesinde her  şeyin farkındaydı. Dünya hâkimiyetini yeniden kurabilmesi için Yankee emperyalizminin, tedarik zincirleriyle birlikte   enerjiye ve hammaddeye ihtiyacı vardı. Bunların tamamını denetleyemiyorsa, başkaları da denetleyemezdi. Muhtaç olduğu kudret askerî kapasitesinde mevcuttu. 

Trump’ın geriye doğru kaçışını durdurdular ve onu burnundan tutarak savaşa sürüklediler. Trump İsrail’in kılavuzluğunu kabul ederek, petro-dolar ve finans merkezi olan Körfez’i ateşe atma pahasına İran’a saldırdı.

Sonuç her ne olursa olsun, kurallara dayalı dünya düzeni bu savaşla   sona erdi ve yeni kurallar için sahayı temizleme imkânı doğdu. 

 ABD yerleşik düzeni Trump’ı mayın eşeği olarak ileriye, cephe hattına sürdü.  Körfez Savaşı’nda olası başarının da başarısızlığın da sorumluluğu peşinen bu zavallı eşeğe, icabında günah keçisi olarak da kurgulanabilecek pedofil damgalı narsist hödüğün sırtına yüklendi. Görev yerine getirildiğine göre onu artık öldürebilirler, belki de Epstein adasında ikamete mecbur ederler.

 Sevgili vatanımıza gelince…

Maalesef Saray, ikinci seçeneği, yani güçlü olana doğru kaçış seçeneğini benimsedi. Kendi varlığını ve iktidarının selametini en genelde Batı’ya değil, NATO’ya da değil, doğrudan Trump’ın şahsına bağladı.  Burada ABD ordusunu, NATO’yu ve Türk Genel Kurmayı’nı birbirine bağlayan, müzakereyle belirlenmiş bir Büyük (Grand) Strateji yok.   Her iki tarafın en yetkili muktedirleri arasında, küçük grup dinamikleriyle kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerde alınmış günübirlik kararlar, verilmiş sözler var.

Saray’ın mezhepler üstü bir edayla bütün İslâm âlemine yol gösteren, barışçı, müzakereci, arabulucu ağır ağabey söylemi, eylemine ve sahadaki gerçekliğe ters düşüyor.

Yıllarca isteyip de alamadığımız Patriot hava savunma sistemlerinin bir anda  topraklarımıza getirilip mevzilendirilmesi; “1 Mart Tezkeresi”nin tekrarı olarak askerî malzemenin Türkiye Gümrük Bölgesinden Transit Geçişine  ve Yeniden İhracatına izin veren 16 Mart 2026 tarihli, 11068 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi; İran’ın isim vermeden  neredeyse her gün tekrarladığı üstü kapalı uyarılara rağmen  Kürecik Radar Üssü’nün açık bırakılması; İzmir’deki NATO Kara Kuvvetleri Daimi Karargâhı (LANDCOM) yetmiyormuş gibi,  Adana bölgesinde  Çokuluslu NATO Kolordusu  kurma  girişimi (gazeteci Barış Terkoğlu sayesinde öğrendik); İstanbul Anadolu Kavağı’nda Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni ihlâl edecek şekilde bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı’nın kurulacağı haberi  (Amiral Cem Gürdeniz sayesinde öğrendik);  ve nihayet,  Sayın Reis’in  küresel tefeci, sermaye simsarı, Siyonizm’in finansörü BlackRock’un Başkanı Fink’le kapalı kapılar ardında görüşmesi,  Saray’ın hangi seçeneği benimsediğini tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık biçimde ortaya koydu.

Bu uzun listenin, gizli ve sözlü anlaşmalardan oluşan bir buz dağının görünen ucu ve açık uçlu olduğunu anlıyoruz.

Trump’ın NATO ülkelerini tehdit ederken, Arap ülkelerini aşağılarken, mesela Suudi Veliaht Prensi Selman için “benim g..tümü yalayacağını hiç düşünmemişti” gibi ifadeler kullanırken, Sayın Reis’i  “Harika bir lider,” diye övmesi, “Türkiye fantastik bir ülke, ne dediysek yaptılar, gerçekten büyük destek verdiler, şahaneydiler” diye konuşması ürkütücüdür; “Eziklerle takılıyorum çünkü bu beni daha iyi hissettiriyor” demesi ise aynı bağlamda çok üzücüdür.

Trump’ın her iltifatı, övgü dolu her cümlesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin manevi şahsiyetini tahkir etmekte ve Türk milletinin onurunu kırmaktadır. İktidarını ve istikbalini Trump’a bağlayanın ne kendi halkı ne de bölge halkı nezdinde itibarı olur; ne dostunun ne de düşmanının saygısını hak eder.   Bu savaşta güçlüye doğru kaçan, ona sığınan, Trump’la yola çıkan, ya ondan önce ya da onunla birlikte düşecektir.

yalogan@gmail.com