ÖZE DÖNÜŞ

Yavuz Alogan

Öze dönüş çağrıları, özellikle siyasî partiler söz konusu olduğunda bana çok komik gelir.  Başlangıç ilkelerinizi belirleyen kurucu kadrolarınız, izlediğiniz reel politika ilkelerinizi aşındırdıkça partinin dışına düşmüşler ve parti yöneticileri, Sayın Bülent Arınç’ın ifadesiyle, “yola çıktıklarını yolda bulduklarıyla değişmişlerdir.”

Ne yapacaksınız? Özünüze döneceksiniz!

         Elbette bu sadece AKP’nin sorunu değil. Son yirmi otuz yıl içinde başlangıç ilkelerinden sapmayan, kadroları ilçe yönetiminden genel merkeze kadar devamlı değişmeyen tek bir parti gösteremezsiniz.

         Peki bir siyasî partinin ilkelerine ve kadro zihniyetine süreklilik kazandıran şey nedir?

Elbette partinin belirli bir sınıfın ya da toplumsal kesimin çıkarlarını temsil etmesidir.

Başka deyişle, siyasî partinin halkın bir kesimiyle organik ilişki içinde olması gerekir. Bu ilişki gerçekleştiğinde, partinin yönetimi dayandığı toplumsal kesim tarafından denetlenir, ilkelerini ve kadrolarını kolayca feda edemez. Sol bir partinin sendikalara, kooperatif örgütlere; sağ bir partinin patronlara ve muhafazakârlara; merkez partisinin orta sınıflara dayanması beklenir.  

Fakat bunun olabilmesi için toplumun da örgütlü olması gerekir. Neredeyse hiçbir toplumsal hareketin olmadığı, sendikaları zayıflayarak anket şirketine dönüşmüş, tarım üreticileri kooperatifsiz; güçlü meslek örgütlerinin, öğrenci derneklerinin olmadığı; hatta -ayıptır söylemesi- fikir akımlarının bile bulunmadığı, kafası çalışan insanların sosyal medyada sürüklenerek yayık ayranı gibi çalkalanıp durduğu; halkın derdini ancak politika esnafının ağzından dile getirebildiği; iş dünyasıyla bütünleşip holdingleşmiş merkez medyasını iktidarın beslediği bir ülkede, ilke ve kadro tutarlılığı olan sahici bir parti bulmak neredeyse imkânsızdır.

 “Kendini ifade etmek isteyen” bir grup politikacının yeterli miktarda parayı bulup, toplumun bütün kesimlerine, iç ve dış güçlere şirin görünerek halka yaltaklandığı (popülizm), hırslı ve karizmatik birinin önderliğinde herkesten oy devşirmeye çalıştığı örgüt, sosyolojik anlamda siyasî parti değildir. Olsa olsa “gösteri toplumu”nun bir parçasıdır. Gösteri toplumunun siyasî partileri, halktan değil muazzam paraların döndüğü bir tanıtım/reklamasyon/anket sektöründen güç alır, bu sektörü besler ve dış güçlerin dikkatini çekmeye çalışır.

Bütün bu açılardan baktığımız zaman AKP’nin her şeye rağmen “sahici” olmaya en yakın siyasî parti olduğunu görüyoruz.  Toplumun tarikatlardan ve cemaatlerden oluşan bir kesiminden güç alıyor, üretimden kopararak maaşa bağladığı yoksul katmanları, yanı sıra bizzat yarattığı zenginler sınıfını temsil ediyor. Saray, parayı ve ülkenin varlıklarını kendi elinde toplayarak tarikatlara, cemaat vakıflarına, kendi zenginlerine ve seçmenlerine pompalıyor. Fakir-fukara-garip-gurabayı, toplumun en çaresiz ve cahil kesimini, parayla ve ideolojik aygıtlarıyla kendisine bağlı tutmaya çalışıyor

Sayın Bülent Arınç’ın anlamadığı şey, bu emme basma tulumbanın hem partiyi hem de Devlet’i kaçınılmaz ve geri dönüşü olmayan biçimde yozlaştırmış olmasıdır.  Saray, varlığını borçlu olduğu bu tulumbanın çalışması için özüne falan bakmadan, işine yarayan herkesi ister istemez devlet ve parti yönetiminde istihdam edecektir. Böyle bir yönetim, genel merkezde görevli şahıs kokain mi pudra şekeri mi çekiyor, parti kadrosu mafya reisinden bavulla dolar mı alıyor, gemilerle gelen uyuşturucunun parasını hangi baronlar yiyor, kime ne kadar haraç ödüyor gibi konuları özenle gündemin dışına itecek, gözlerden saklamaya çalışacaktır.

Bir iktidar partisi olarak AKP, Devlet nosyonuna sahip olamadı. Mevcut devleti, devraldığı yapıyı dönüştürdü ve onu bir tarikat gibi yönetti. Holdingleşen, vakıflarla zenginleşen tarikat ve cemaatler kendi kadrolarını nasıl yönetiyorlarsa, Saray da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yirmi senedir aynı yöntemle, bir anonim şirket gibi yönetiyor.

Tarikatta esas olan biattir. Tarikat sistemle bütünleşiyor, zenginleşip güçleniyorsa, bir noktadan sonra biat edenin kimliğiyle, kişiliğiyle, tekkeye taşıdığı odunun düzlüğü ya da eğriliğiyle, nereden alınıp getirildiğiyle ilgilenmez. Bu durumda nitelikli kurucu kadrolar zamanla dışlanır ve biat eden, işe yarayan herkes içeri alınır, günü kurtarmak ve her ne pahasına olursa olsun bir seçim daha kazanmak gerekir.

Sayın Arınç, “Kimlere kaldı görüyorsunuz,” diye yakınıyor ve öze dönme çağrısı yapıyor: “İnşallah özümüze döneriz. Fabrika ayarları deniyor ya, ondan bahsediyorum.”  Fabrika ayarlarına dönmesi için yeni bir Morton Abramowitz bulması lazım!

AKP, 24 Ocak kararlarının, ardından Derviş restorasyonunun hazırladığı ortamda siyasî İslam’ı neoliberal kapitalizmle birleştirerek, Cumhuriyet ideolojisinin karşısına İhvan-ı Müslümin’in bir versiyonunu çıkararak, Yeşil Kuşak stratejisinin Türkiye ayağını oluşturarak yürüdü.  Yıktığı hiçbir şeyin yerine yenisini koyamadı ve karşıdevrimini tamamlayamadı. Sağlam bir diktatörlük bile kuramadı. Özü, demagoji ve paradan oluşuyor.

AKP gemisinin içinde yeni bir geminin omurgasını kızağa koyarak partiyi aşağıdan yukarıya yeniden inşa edip yenilemek pek mümkün görünmüyor. Geminin, içindeki gemi inşaatıyla birlikte çöküp hurdaya çıkarılması daha büyük bir olasılık.

Sayın Arınç elbette zeki ve yetenekli bir politikacı. Geleceği görüyor. AKP’nin herkese tebessüm edip etrafa para saçarak sandıkta punduna getirip bir seçim daha kazansa bile çöküşten kurtulamayacağını biliyor. Tulumbanın tıkandığını, çıkar gruplarının farklı alternatifler aradığını, yapının çatırdadığını, hesap vaktinin yaklaştığını gördüğü için özümüze dönelim diyor, “İslam’ın özünde güzel söz ve yumuşak dil var” gibi sözlerle gönüllere hitap ediyor.

“2015 sonrasında olmadığım için hiçbir mesuliyet kabul etmiyorum” sözleriyle de sanki geleceğin Cumhuriyet Savcısı’na şimdiden ifade veriyor. Ne de olsa hukukçu.

Pastırma yazının hâkim olduğu bu güzel pazar gününde siyasî partilerin değil ülkemizin kendi özüne dönmesini diliyorum. Veryansın, 7. 11. 2021