
Yavuz Alogan
Bütün tuşlara aynı anda basmak çaresizlik ve telaş belirtisidir. Aynı zamanda tehlikelidir. Sistemin kilitlenmesine yol açar. İktidar sahibinin telaşla bütün tuşlara aynı anda basarak kilitlediği sistem bir süre sonra çatırdamaya başlar. Sistemin her bir unsuru, ödüllerin tatmin edici, cezaların ise caydırıcı olmadığı ve her ikisinin de eşitsiz dağıtıldığı yerde kaçınılmaz biçimde isyan edecektir.
Giderek yabancılaşan -öyle olması gerekir- devlet kadrolarının en seçme ve sadık unsurlarını kullanarak iktidarın sağladığı bütün imkânları plansız programsız devreye sokmak, yeni bir anayasayla mutlak monarşi kurmak şöyle dursun, iktidar süresini uzatmak için bile yeterli olmayacaktır.
Ufukta olanca haşmetiyle beliren akıbet, siyasî iktidarı sert bir düşüşten kaçınarak yumuşak bir iniş güvencesi aramaya yöneltecektir. Yumuşak inişin en önemli şartı, ailenin servet kaybına uğramaması ve yargılanmama güvencesidir.
Kurdun kocaması çakalların ve tilkilerin iştahını kabartmıştır. Sürünün gözü artık dışarıdadır. Yeni cazibe merkezleri oluşmaktadır. Sürü kendini yenileyemiyorsa, yeni bir sürüye katılmak caizdir. Potansiyel merkezlerin her biri dış merkezlerle bağlantılıdır. Nitekim çakallardan biri, açıkça, “Türkiye’deki hiçbir gelişmeyi dış merkezlerden bağımsız düşünemeyiz,” diye itirafta bulunmuştur.
Bizi Rusya’ya karşı konumlandırmak isteyen İngiltere-Avrupa-İsrail hattının yanı sıra, bizi Ortadoğu’da göreve ve İran’a karşı konumlanmaya zorlayan ABD-İsrail hattı, siyasî toplumdaki potansiyel müşterilerini örgütleyerek iktidar alternatifi oluşturmaya çalışıyor.
Güzeller, kendilerini göstermek için podyuma çıkıyorlar. ABD-İsrail hattını Saray’ın emperyal projesine daha uygun, dolayısıyla yerli ve millî (bu sayede genişleyeceğiz, güçleneceğiz!) bulan ekip, AKP içinde tasfiye istediğini açıkça dile getirdi. Birkaç gün önce D-8’in 29. Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle Çırağan Sarayı’nda İngiliz muhibbi (hayranı/dostu) Abdullah Gül’ün etrafında toplanan, başta laiklik olmak üzere Devrim Kanunları’yla ezelden beri mücadele eden, son seçimlerde CHP’nin sırtına binerek TBMM’ye giren dört muhalif gerici parti ise, anlaşılan o ki Saray’ı, yani iktidarın tamamını istiyor.
Ahval ve şerait 1839 Tanzimat Fermanı’nın hemen öncesini ve sonrasını, çeşitli paşaların elçiliklerden emir almak için birbirini çiğnediği, komplolar kurarak rekabet ettiği dönemi andırıyor. O zamanki çeşit, şimdikinden daha boldu ve alenîydi kuşkusuz. Mesela Mustafa Reşit Paşa Anglofil’di (İngiliz muhibbi), Keçecizade Fuat Paşa Frankofil (Fransız muhibbi), Mahmut Nedim Paşa ise “Nedimof” lakabını hak edecek ölçüde Rusya yanlısıydı.
Şimdikiler 180 yıl önceki benzerlerinden çok daha sinsi. Bağlantılarını açık etmeme konusunda azami dikkat sarfediyor, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşen halkın hissiyatını istismar ediyorlar. Birisi “Reis’in sosyolojisi eriyor,” derken; ötekiler bir şey demiyor; “Millî Görüş” gömleğiyle fotoğraf çektirip, Boğaz’da tekne turuna çıkıyorlar. Anlayan anlıyor.
Kılıçdaroğlu’nun TBMM’ye soktuğu gerici partiler ile, İYİP, ZP ve Özgür Özel CHP’sinin ve çeşitli milliyetçi Kemalist kesimlerin aynı muhalefet cephesi içinde birleşemeyeceğini, DEM’in ise “çözüm süreci”ni her kim ilerletecekse onun kuyruğuna takılacağını anlıyoruz.
Telaşa kapılan Saray, “çözüm süreci” vaadiyle oyaladığı DEM’i ve Devlet’in çekirdek kısmını, belki de çekirdek kısmının bir kısmını temsil eden MHP’yi yanında tutmaya çalışarak, bütün tuşlara aynı anda basıyor. ABD’nin uzattığı meşruiyet ipinin çok kısa, ince ve zaman ayarlı olduğunu, her an kopabileceğini elbette biliyor. Acelesi bu yüzden. Zekâsından ve tecrübesinden asla şüphe edemeyiz.
Kısa süreli meşruiyet sayesinde büyük miktarda sıcak para toplayıp seçmene dağıtarak can havliyle son bir seçime gitmeye, böylece iktidar süresini uzatmaya çalışacak.
Bizzat yarattığı lümpen burjuvazinin bir kesimine kara para iddialarıyla çökmekte, geleneksel sermayeyi (Koçlar) kendi varlıklarını Black Rock ve zengin Araplara peşkeş çekmeye zorlamakta, İş Bankası’nı nasıl satarım diye düşünmekte, yabancı maden şirketlerine zeytinlikleri yağmalatırken köylerdeki tarımsal parselleri bile satmaya teşebbüs etmektedir. Sopanın sadece ucunu göstermekte, havucu öne çıkararak tedbir almaktadır.
Halka para dağıtmanın yanı sıra, özellikle gıda maddesi fiyatlarını aşağıya çekmek için cebri uygulamalara girişmekte, yüce serbest piyasa tanrısını öfkelendirecek ölçüde fiyat denetimi yapmaya çalışmakta, “enflasyon ilerleyen yıllarda tek haneye inecek” şeklinde konuşan “rasyonel” Maliye Bakanı’nı ne yapacağını bilememekte, çaresizlik içinde beyaz et üreticisi 13 şirkete kayyum atamakta, lakin şirket sahiplerinin itirazını değerlendiren mahkeme kayyum tedbirini kaldırmakta, fiyatlar yeniden kanatlanmak üzere serbest kalmaktadır.
Saray ahalisi, giderek aç kalacağını anlayan halkın faltaşı gibi açılan gözünü kapatmak ya da boyamak ve öfkesini yatıştırmak için ne yapacağını bilememektedir.
Saray’ın karakteristik özelliği, yerine geçebilecek potansiyel iktidarın yapması muhtemel olan her şeyi bizzat yaparak muhalefeti boşa düşürmektir. Kara para, bahis ve uyuşturucu operasyonlarıyla temiz toplum imajı yaratmaya çalışıyor. Uyuşturucuyla mücadeleyi hegemonik kültür savaşına dönüştürerek, halkın sevdiği popüler ve seküler şarkıcıları, dizi ve film oyuncularını uyuşturucu şüphesiyle gözaltına alıyor, kanlarını kıllarını inceleyip üzerlerine “şüpheli” etiketi yapıştırdıktan sonra serbest bırakıyor. Önemli bir dizi oyuncusu (İsmail Hacısalihoğlu), baş rol oynadığı diziden çıkarılmış, ünlü bir şarkıcı (Kenan Doğulu) uyuşturucu şüphesiyle gözaltına alındıktan sonra özel bir laboratuvardan aldığı “temiz” raporunu “tereddüt taşımıyorum” diyerek sosyal medyada paylaşmıştır. (Bu açıklamada şarkıcının “adalete güvenim tam” sözlerini okuyunca içim sızladı. Şarkıcının kulağına eğilip, “Oğlum, bu işin adaletle alakası yok, size karşı psikolojik kültür savaşı veriyorlar, itibarınızı düşürüyorlar, biraz tereddüt taşısan iyi edersin,” demeyi çok isterdim.)
Fakat bir yanda bu pop şarkıcı-dizi oyuncusu-manken-uyuşturucu denklemi üzerinde çalışırken, öte yanda devasa kitlesel konserlerde on binlerce seyircinin Tarkan ve Şebnem Ferah’la coşup taşmasına izin veriyorlar. Bu sanatçılar altı yedi yıldır neden konser veremiyorlardı, şimdi nasıl verebiliyorlar diye soran yok. Rap yıldızı Kanye West 120 bin seyirciyle “İstanbul’u sallıyor.” Siyasî iktidar her hamleyi bir başka hamleyle kamufle ediyor.
Neyse, konuyu dağıtmayalım… Şurada siyasî analiz yapmaya çalışıyoruz.
Saray bir vuruşta CHP’yi ikiye böldü. Fakat bölünme istediği gibi olmadı. Parti yönetimi Kılıçdaroğlu’nda kalırken, parti kitlesi Özgür Özel’in etrafında toplandı. Özgür Özel müthiş bir gençlik enerjisiyle otobüslerin tepesinden inip banklara taburelere çıkarak halkı Saray’a karşı isyana çağırmaya, Lüleburgaz’da “Amerikan emperyalizmine itiraz ettiğim için hedefteyim” derken, Eyüpsultan-Kâğıthane’de “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!” diye slogan atmaya başladı.
Bunun üzerine “Amerikan emperyalizmine karşı, çünkü İngiliz emperyalizminden yana” gibi sözler işitildi. “Aslında o sandığınız kişi değil, sürekli Saray’la görüşüyor, pazarlık yapıyor” diye video fısıltıları duyuldu. Üstelik Özgür Özel Newsweek’e, Boğazlarda NATO bekçiliğini biz daha iyi yaparız mealinde bir de makale yazmıştı (bence o makaleyi Namık Tan kendi kafasına göre yazdı).
Adam işçilerin, öğrencilerin, emeklilerin yanına koşuyor, ülkeyi fır dönüyor, kitleyi toplamaya, sandığı getirmeye çalışıyor. Bırakın yapsın! Muhalif kitle ilk kez özgüven kazandı, uygulamalı direnme, anayasal protesto hakkını kullanma eğitiminden geçiyor. Kitle yürüyorsa, katılacaksın. Kenarda durup kocakarı gibi dedikodu yapmayacaksın. Sonrasına bakarız, diyeceksin…
Ecevit’i çok mu beğeniyorduk, seçim gecesi (Haziran 1977) adamı havaalanında karşılayıp sabaha kadar genel merkez binasının önünde nöbet tutmuştuk. Işıklar kasten söndürülmüştü, her yerden CHP’nin seçim zaferini protesto maksatlı silah sesleri geliyordu.
Bugünkü CHP’nin içinden Fidel Castro gibi antiemperyalist bir cengâverin çıkmasını beklemiyorduk herhalde. Beğenmeyebilirsiniz fakat ancak bu kadar oluyor. Adam CHP içindeki Kemalist-ulusçu kesimin umudu olarak öne çıktı ve lider olmaya çalışıyor. Ayrıca şartlı destek diye bir şey vardır. Yolun bir yerine kadar desteğiniz geçerli olur. Yola çıkmak üzere olan adamı peşinen damgalarsanız, yegâne (yegâne!) muhalif kitlenin uzağında kalırsınız. Beğenmeyebilirsiniz ama tarih her zaman sizin arzuladığınız özellikleri haiz bir mevziiyi, beğendiğiniz bir kitle önderini ve mükemmel bir barikatı önünüze koymuyor. Kendiniz bir cephe açamıyorsanız, ki açamıyorsunuz, en asgari programı, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmanın gereği olarak tam bağımsızlık şiarını, laik demokratik sosyal hukuk devleti talebini mevcut cephenin içinde dile getirmek zorundasınız demektir.
Çok kötü ve geri dönüşü olmayan bir durum ile daha az kötü ve belirsiz bir durum arasında tercih yapma zorunluluğu vardır. Üçüncü bir seçenek oluşturmak için ne vakit var, ne de fırsat. Bütün tuşlara telaş içinde aynı anda basan Saray, kendisine bir anayasa yaparak meşruti bile olmayan bir monarşi, hanedan saltanatı kurma imkânına, gücüne sahip değil.
En büyük tehlike, gerici partilerden oluşan işbirlikçi bir koalisyonun, Saray’a muhtaç olduğu yargılanmama ve servetine dokunmama güvencesi vererek, seçim yoluyla ya da başka yöntemlerle iktidarı ele geçirmesi, karşıdevrimi kaldığı yerden devralarak sürdürmesidir. Sadece bunu önlemek için bile herkesle, bozkurt işareti yapanla da, siyaset arenasında kırk takla atanla da, tahammül sınırına gelmiş Devlet bürokratıyla da, her türlü ittifak yapılır.

