
Yavuz Alogan
Bugünden geçmişe bakanlar yaşanmış pek çok olayı mantıklı bir sebep sonuç ilişkisi içinde kaçınılmaz gibi görürler. Şu sebeplerle şöyle olduğu için bu sonuçlar ortaya çıkmış, diye düşünürler.
Tarihsel akışın hızlandığı bir dönemde yaşayanlar ise doğru bir sonuç çıkaracak ölçüde mantıklı bir sebep sonuç ilişkisi kuramazlar. Düşünecek zamanları yoktur. Ayrıca, Marx’ın dediği gibi, insanlar tarihi kendi seçtikleri koşullarda yapmazlar; koşullar verilidir. Verili koşullar çok hızlı değiştiği vakit yakın geleceği kestirmek zorlaşır.
Verili koşulları, bazı durumlarda, yaşadığımız anın içinde değil, tarihsel olay gerçekleştikten, seçme ihtimali ortadan kalktıktan sonra fark ederiz. O vakit, dönemin koşullarını en azından doğruya yakın biçimde anlayabilmiş olsaydım öyle değil, şöyle yapardım, bunu değil de şunu tercih ederdim diyerek pişmanlığımızı belirtiriz.
Ve bazen tek bir olay verili koşullardan hiçbir şey anlamadığımızı ortaya koyar. Bu noktada çok yeni ve beklenmedik bir veri ortaya çıkmıştır.
Arz-ı Mev’ud palavrasıyla İsrail’in SDG/PKK bölgeleriyle kendi ülkesi arasında bir Davud Koridoru açıp stratejik derinliğini denize çıkan bir Kürt devletiyle genişletmesini ya da ABD’nin silahlandırıp eğittiği YPG/PKK’nin bir savaş krizi sırasında topraklarımıza saldırmasını bekliyorduk. Fakat Colani’nin motosikletlere ve Toyota kamyonetlere bindirilmiş, kafa kesen tekfirci vahşileri, Arap kabilelerini de peşine takarak birkaç gün içinde YPG’nin denetimindeki 50 bin kilometre kare toprağı, tarım arazileri, gelir getiren petrol kuyuları, barajları, gümrük kapılarıyla birlikte alıverdi.
YPG/PKK Fırat’ın doğusunda, Türkiye’nin atış menzili içinde üç dar bölgeye (enclave) sıkıştırıldı. CENTCOM’un izni olmadan savunma amacıyla bile silah kullanamadıklarını anlıyoruz.
2013’te “Altını çizerek söylüyorum; biz Ortadoğu’da artık bir gerçeğiz, dengeler sisteminde bir gücüz, birçok çevre ve güçle ilişkimiz var,” diye böbürlenen savaş ağası Murat Karayılan, bu kez ABD ve İngiltere’ye hitaben şöyle dedi: “Siz bu halka ‘müttefikiz’ dediniz. Şimdi ne oldu da müttefikinizi böyle bir saldırıyla yüz yüze bırakıyorsunuz? Bu yaptığınız riyakârlıktır” (Cumhuriyet, 20. 01. 26). Hadi, ya!
Peki şimdi ne yapacak?
Savaş ağası Karayılan, PKK’nin askerî kanadı HPG’nin komutanı sıfatıyla, adamlarına “tünel savaşı yapın” talimatı vermiş (Haberglobal, 21. 01.26). Haseke bölgesinde Türkiye sınır hattı boyunca 113 km. uzunluğunda tünel kazmışlar, 50 bin km. kareyi gelir kaynaklarıyla birlikte kaybettikten sonra o tünele girip savaşacaklarmış. Peki kime karşı savaşacaklar? Onu söylemiyorlar.
YPG/PKK’nin inisiyatifi tamamen kaybettiğini, ABD-İngiltere-İsrail’in izin verdiği yerde ve ölçüde ancak savaşabileceğini, yaklaşan ABD/İsrail-İran savaşının ileriki aşamalarında istihdam edilmek üzere sıkıştığı ceplerde kımıldamasına izin verilmeden tutulacağını anlıyoruz.
Hakikatin yüzü soğuktur.
Türkiye’nin gizli diplomasi yoluyla başarılı bir sonuç aldığını, ülkemizin güneyindeki yakın tehlikeyi bertaraf ettiğini (ve Saray’ın elbette bunu seçim başarısına tahvil etmek isteyeceğini) söylemek yanlış olmaz. Dengeleri etkileyerek hasmın savaş kapasitesini azaltmak, dengesini bozmak ve onu kuşatmak başarılı bir “dolaylı tutum”dur. Kimlerin bu amaçla kullanıldığı önemli değildir. Netice önemlidir.
Fakat olay burada bitmiyor.
SDG’nin askerî olarak zayıflamasıyla birlikte “Kürt Sorunu”nun ağırlık merkezi Türkiye’ye kaydı.
Sayın Saray iki yoldan gidiyor.
Bir yanda, Suriyeli olmayan SDG’lilerin sınır dışı edilmesini istiyor. TC vatandaşı olan militanların Türkiye’ye iadesini talep edeceğini anlıyoruz.
Öte yanda, “millî birlik, kardeşlik vs çözümü”yle Türkiye’deki silahsız PKK’yi entegre etmeye çalışıyor. Öcalan buna “demokratik entegrasyon” diyor.
Suriye’de ve Türkiye’de, kilit terim “entegrasyon”dur.
Suriye’de silah zoruyla, Türkiye’de ise “çözüm süreci”yle entegrasyon sağlanacak.
Türkiye için iki hareket tarzı olabilir.
Birincisinde, Türkiye kendi vatandaşı olan YPG/PKK unsurlarını alır, yargılayacaklarını yargılar, geri kalanını sıradan yurttaş statüsünde normal hayatın akışına bırakır, cezaevindekiler için kısmi af çıkarır, Öcalan yerinde kalır, DEM’i kapatır, güney sınırlarını mayınlarla tahkim eder, Selefî akımlarla Türkiye’deki benzerlerinin ideolojik ve örgütsel geçişimini önlemek için gerekli tedbirleri alır ve nihayet anayasasına “Türkiye sınırları içinde dinî ve etnik amaçlı siyasî parti ve dernek kurulamaz” şeklinde bir madde ekler.
İkincisinde, Türkiye güçlendirilmiş belediyecilikten başlayarak “demokratik özerlik” yolunu açar, Aynelarap, Kamışlı, Haseke gibi bölgeleri güneydoğusuyla birleştirerek genişler ve bu yolda arkasından ittirilerek Türk, Kürt (ve belki de Arap) federasyonuna doğru gider ve nihai olarak Dicle-Fırat su havzasının yabancı şirketlerin denetimine girmesine yol açar. Sürekli çatışma üretecek felaket senaryosu budur.
Birinci hareket tarzı laik demokratik sosyal bir hukuk devletini, Cumhuriyet ilkelerine bağlı bir millî hükümeti gerektirir. Saray, ideolojik konumu ve Batı’ya jeopolitik bağımlılığı nedeniyle bu hareket tarzına yabancıdır.
İkinci hareket tarzı, ABD’nin federasyon fikridir. Bir süre sonra Trump’ın, dostu Erdoğan’ı bütün Suriye’nin koruyuculuğundan alarak sadece Kürtlerin koruyuculuğuna indirmesi, federasyon baskısını artırması muhtemeldir. Sayın Saray’ın Türk milletini Türk-Kürt-Arap ümmetine dönüştürme niyet ve girişimi emperyalizmin bölgesel projesiyle uyumludur. Gazze Barış Kurulu’na Yahudi iş adamları ve Amerikalı bakanlarla birlikte katılması, Sayın Reis’in “dünya beşten büyüktür” sözünü geri aldığını, Trump herkesten büyüktür görüşüne bağlandığını göstermiştir.
Fırsat çıktığında ABD, Türk Ordusu’nun Kürt bölgelerine girmesine ya da Kandil’i ele geçirmesine izin vermemiştir, şimdi de vermeyecektir.
Her durumda Türkiye’nin özellikle tam bir kuşatma altında tutulan Aynelarap’ta insani felaketin eşiğine gelen Kürtlere acilen hekim, ilaç, gıda, giyecek yardımı yapması gerekir. İsrail askerleri Suriye sınırları içindeki Hermon dağında güle oynaya kayak yaparken, Kobani’deki Kürt kardeşlerimizin açlıktan ve soğuktan ölmesine izin veremeyiz.
En genelde, en yukarıdan baktığımızda, ABD-İngiltere’nin birinci planda İran’a, ikinci planda Rusya’ya karşı kuzeyde Azerbaycan, ortada Türkiye, güneyde Suriye/Irak olmak üzere yeni bir jeopolitik alan yaratmaya çalıştığını, bu geniş alanın denetimini İsrail’e bıraktığını görüyoruz. Bu alanda çatışmaya, etnik grupların taleplerine şimdilik izin verilmeyecek. Yaklaşan İran çatışmasına kadar tam bir hareketsizlik istiyorlar.
Fakat içinde yaşadığımız tehlikeli dünyada her an her şey olabilir, bütün hesaplar bozulabilir, değişebilir. Friedrich Engels’in 1890 yılında dediği gibi, “Tarih öyle bir tarzda gelişir ki, nihaî sonuç daima pek çok bireysel iradenin çatışmasından çıkar ve her bir irade belirli hayat koşullarının çokluğu tarafından oluşturulur … her bireysel irade bir diğeri ile engellenir ve ortaya çıkan şey, kimsenin önceden tasarlamadığı bir şey olur.”

