MADENCİNİN ÇİZMESİ

Yavuz Alogan

Soma’daki madencilerin ölümü “burjuva toplumunun ikiyüzlülüğü” başlığı altında incelenmelidir. Hükümet sözcüleri, yandaş olan hatta olmayan bütün medya kuruluşları, üzüntü, taziye ve ağıt yakma yarışına girdi; ulusal yas ilan edildi, bayraklar yarıya indi.

En çok da o işçiye hislendiler. Ölümün kıyısından dönmüş,  soluduğu gazın etkisi altında sedyeye yatırılırken, “Çizmelerimi çıkarayım, örtü kirlenmesin” diyen işçi bir anda herkesin sevgilisi oldu. CNN Türk’ün programcısı, “Çizmenizi çıkarmanıza ne hacet, biz  ayağınızı öpelim,” gibi sözler söyledi. Aynı  televizyonun ekonomi editörü gerçekten de çok başarılı bir sunum gerçekleştirdi. Elinde bir baton,  ekrana yansıtılan maden işletim şemasının önüne geçerek, “facia”nın nasıl gerçekleştiğini herkesin anlayabileceği şekilde, en ince teknik detaylara kadar anlattı. Herkes işçilerin nasıl zehirlendiğini anladı;  maliyetleri düşürüp daha çok kâr etmek için madende  en basit güvenlik önlemlerinin bile alınmadığını gördü. Aydınlandık. Üç yüz işçinin, hangi sebeplerle nasıl öldüğünü şimdi gayet iyi biliyoruz.

Üzüntülerinde elbette samimiydiler. Bir kadın gazeteci, ağlamaklı yüz ifadesiyle, “Çok garibanmışız,” dedi. Doğru söyledi. Garibanız. Sendika bizi satmış; patronun işaret ettiği adamı haklarımızı korusun diye iş yeri temsilcisi seçmişiz. “Yaptığınız işin fıtratında ölüm var,” diyen adamın partisine oy vermişiz. Garibanız; işçi gariban, sendika alçak, patron kârını, hükümet ise üretim miktarını düşünüyor, işçinin payına da ölüm düşüyor.

Ne yapmalı?

Peki  ne oldu? Bir şey değişti mi? Genel  grev şöyle dursun başarılı bir yerel grev bile görmemiş birkaç zengin sendikacı yine sahtekârca “genel grev”den bahsedip yerine oturdu. “Haydi buyurun, genel grev demiştiniz!” diyen olmadı, çünkü herkes bu tip meydan okumalardaki artistliği biliyor; kanıksandı. Hükümet palavra niteliğinde vaatlerde bulundu, olay komisyonlara havale edildi.

Kimse bir şey yapamadı… Şatafatlı kongrelerinde delegelerle birlikte binlerce kişiyi cafcaflı bayrak ve heybetli sloganların altında toplamayı başaran siyasi partiler, Soma’ya kitlesel olarak yığınak yapabildiler mi? Bunu yapabilmeleri için imkânlarını zorlayabildiler mi; mesela,  Soma’ya özel bir yayın organı çıkarabildiler, topluca bir bildiri dağıtabildiler mi?  Türkiye çapında bütün maden işçileri, patronların ve hükümetin işbirlikçisi sendikalarını ayaklarının altında çiğneyerek greve gidebildiler mi? “Bütün madenler kapatılmalı; can güvenliğini sağlayan teknik önlemler alınmadıkça, taşeronluk yasal olarak kaldırılmadıkça kuyulara inmeyeceğiz,” şeklinde ortak bir talep üzerinde birleşebildiler mi?

Toplumdan, sosyalistlerden buna benzer ortak bir talep çıkabildi mi? Böyle bir talep çevresinde birkaç ay, hadi vazgeçtik birkaç aydan, sadece bir ay, bir hafta sürecek ortak bir eylem,  halka Soma’yla ve Türkiye’yle ilgili gerçekleri açıklayacak bir kampanya, hükümeti zorlayacak kitlesel bir miting düzenleyebildiler mi?

Hayır!  

Soralım: Sosyalistler,  ister birleşik cephe ya da muhalefet cephesi biçiminde olsun, ister siyasi partiler ya da dergi çevreleriyle olsun bu türden büyük toplumsal olaylara müdahale edemeyeceklerse ne edecekler? Sınıfın güvenini nasıl kazanacaklar? Halka kim olduklarını, kararlı olduklarını nasıl anlatacaklar? Hiçbir şeyin konuşulmadığı salonlarda birkaç milletvekiliyle, birkaç adet her yere giden, herkesin yüzünü ve sözünü ezberlediği, her yerde aynı şeyleri konuşan şahsiyetle resim çektirip kararlılık gösterisi yapmak etkili oluyor mu?  Bir basın bildirisi, birkaç yüz kişilik bir basın açıklaması; sonra gölgeli kafelerde çay muhabbeti. Konu ne? Örgüt içi  ve dışı hassasiyetler. Çok güzel!…

 Şunu iyice bilelim ki içinde yaşamakta olduğumuz parlamenter sistemde, sosyalist partilere halk hiçbir zaman (hiçbir zaman!) oy vermeyecektir;  sosyalistler ancak acılı günlerde, mücadelenin olduğu yerlere yığınak yaparak, halkın yanında  gerçekleri anlatarak, her  mücadele ortamında belirip oralarda örgütlenmeyi becererek güç, güven ve özgüven kazanabilirler. Devrimci hareketler her zaman sıçramalarla gelişmiştir;  örgütü, partiyi, dergiyi daldan budaktan sakınıp pamuklar içine sarıp sakınarak sürdürülen niceliksel büyüme gayretinin, oy toplama çabalarının hiçbir faydası yoktur.

Kimse kendini aldatmasın

Televizyon kanalları, Somalı kardeşleri için ağlayan Zonguldaklı madencileri döne döne gösterdi. İşçinin topluca ağladığının görülmesi, başka deyişle işçinin gözyaşlarını dosta düşmana göstermesi,  hangi ülkede olursa olsun, sınıf mücadelesi açısından çok vahim bir durumdur. Yüzlerinde mahcup bir ifadeyle çakal gibi ortalıkta  dolaşan zengin sendika ağaları ve ağlayan işçiler…. İşçi ağlıyor, sendikacı bakıyor, Başbakan “Lan Yahudi dölleri!” diye halka saldırıyor, sosyalistler basın açıklaması yapıp dağılıyorlarsa,    durum pek iyi değil demektir. Kimse kendini aldatmasın. Tarihte bu işler kararlı bir tavırla “biz sosyalistiz” diyerek olmamış. Ne olduğumuza kendimiz karar verseydik her şey çok kolay olurdu ama hayat öyle değil maalesef.

Türkiye’de sosyalist örgütlerin kendi programlarını  işçi sınıfına aktarabilecekleri “ara örgütler” yok. Başka deyişler, ülkemizde  işçi sınıfının yasal çıkarlarını bile savunabilecek sendikalar, meslek kuruluşları yok.  1980’den önce vardı. 70’li yılların ikinci yarısında  siyasallaşmış, bilinçli  bir işçi sınıfı meydanlara çıkarak, grev yaparak Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne karşı mücadele edebilmiş, patron kuruluşu MESS’i hedef alabilmişti, çünkü sendika yönetiminde sosyalistler vardı. Bugün böyle şeyler yok. AKP iktidarı, bu alanda 12 Eylül cuntasının mirasını devraldı ve çok başarılı biçimde geliştirdi. İşçinin en basit yasal haklarını koruyamayan, iş güvenliğiyle bile ilgilenmeyen, taşerona esir olmuş, devlet tarafından beslenmiş sendika ağaları var. İşçi bu yüzden ağlıyor. Fıtratında genel grev, o maden kuyularını patronların kafasına geçirmek yok; fıtratında ağlamak, sızlanmak, acındırmak, tevekkül etmek, sömürülmek ve ölmek var. Öyle koşullandırılmış… Ne zamandan beri? 12 Eylül’den beri. Demek ki Türkiye’de sosyalistler görevlerini yapamamışlar.

Günümüzde işçi sınıfı paramparça olmuş,  en temel haklarıyla, can güvenliğiyle ilgili konularda bile pasifize edilmiş, tarikatlarla kuşatılmış (AKP’nin oy aldığı bölgeleri gösteren seçim haritalarına bakınız), siyasi  özne olma imkânlarını kaybetmiştir. Siz hiç işçilerden şikâyet eden bir işveren/patron ya da hükümet bakanı; “biz böyle yaparsak işçi de şöyle yapar” diye hesap yapan bir hâkim sınıf mensubu gördünüz mü?  Bu korkunun olmadığı yerde, işçiye ölmek ve ağlamak, sosyalistlere de bakmak düşer. 

Bu kadar mı? Değil!  İşçi sınıfı sahte sosyalist hareketlerle etnik olarak da bölünmektedir. Siyasi iktidar; dindar, cemaat dayanışması içinde dağılmış,  sınıf bilinciyle değil de etnisite ve dini inançla hareket eden, işgücünü ucuza satan koyun sürüleri istemektedir.  Bu imam kafası, sınıf sendikacılığını anlamaz. Bıraksalar bütün sendikaları vakıflara devredip  fakir-fukara-garip guraba fonlarına dönüştürür.  Özelleştirme ve taşeronlaştırma süreçleri tamamlandıktan sonra özelleştirmeye ve taşeronlaştırmaya karşı mücadele ediyormuş gibi yapan sendikalar bunu hak etmişlerdir. Sendikacı bozuntuları da vakıfların mütevelli heyetlerine alınırlar, “özlük hakları/yollukları” falan korunur; pek güzel olur.

“İdeal İşçi Ödülü”

Sedyeyi kirletmemek için çizmelerini çıkarmaya kalkışan işçinin  nasıl bir bilinç taşıdığını hiç düşündünüz mü?  Son seçimlerde muhtemelen AKP’ye oy verdi, patronların istediği işyeri temsilcisini destekledi.  Yaşadığı hayatı, belki de girdiği dehlizlerde ölüme mahkûm oluşunu, deprem türünden  bir olay gibi  doğal karşılıyor. Karşılamasa da yapabileceği hiçbir şey yok.  Çizmesi çamurlanmış; sedyenin örtüsü beyaz.  Bir kabahat işleme  kaygısıyla çizmelerini çıkarmaya çalışıyor.  O çizmenin gücünü hayatı boyunca hiç fark etmemiş. Çarların, patronların, emperyalistlerin kıçında patlayan o çizmenin nasıl bir güç taşıdığını bilmiyor. Patronların, devletin istediği gerçek işçi o! İki laf etti, milletçe gözyaşlarına boğulduk. Bir “ideal işçi ödülü” olsaydı  o işçiye verilir, televizyonlara çıkarılırdı; hükümet ve burjuvazi onu alkışlardı.

Soma katliamı işçi sınıfının genel durumunu gözler önüne serdi. Bütün sosyalistler ile işçi sınıfı arasındaki bağın çok zayıf olduğunu, hatta hiç olmadığını gösterdi.  İkinci olarak, içinde yaşadığımız  burjuva toplumunun, toplumsal  popüler kültürün nasıl  ikiyüzlü olduğunu  çok açık ve somut, fakat çok acı bir biçimde ortaya koydu. Patronun ve hükümetteki bakanın daha önceleri en güvenilir, en verimli maden ocağı diye övdükleri reklam kampanyası gibi programlarda Türkiye’deki teknik madencilik, güvenli ocaklar vs hakkında ahkâm keserken hiçbir şey görmeyen, sorgulamayan  medya mensupları; katliamdan birkaç saat sonra, yani sadece birkaç saat konu üzerinde çalıştıktan ve veri topladıktan sonra, televizyon ekranlarına çıkıp  Soma madeninde iş güvenliğinin olmadığını teknik ayrıntılarla açıkladılar. Bunu daha önce, pek çok fırsat  olduğu halde yapmadıkları için üç yüz işçi boğularak, yanarak, zehirlenerek, başındaki kask eriyip yüzüne yapışarak can verdi.  Bütün medya mensupları olaydan sonra ağladı, evet; hatta işçinin çizmesini öpmeye kalktı.  Bunlar kendilerini ne zaman sorgulayacaklar? Medya denilen şeyin hiç mi denetim görevi yok. İletişim teorisi kitaplarında hep yazıyor ama!… Mekteplerde falan öğretiyorlar. Dördüncü kuvvet mi, yoksa hükümetin ve patronların aleti mi?

Avrupa’da maden ocakları çok güvenliymiş, orada işçinin burnu kanamıyor, çizmesi   bile çamurlanmıyormuş? Biz niye bunları ülkemize getirtmiyor muşuz? Kamuoyunu oluşturan, iletişim uzmanı şahsiyetler bunları anlatıp duruyorlar. Avrupa’da elbette maden kazası olmaz. Emile Zola, Germinal adlı romanını yazdığında sene 1877 idi. Kapitalistin kâr hırsıyla madenciyi nasıl ölüme mahkûm ettiğini, maden kuyularının bütün teknik özelliklerini ve tehlikelerini en ince ayrıntılarına kadar anlatır.   Anlattığı olayın tarihi 1860’dır.  O zamandan beri yaşanan sınıf mücadelesi, güçlü sendikalar Avrupa’daki madenciyi bugünkü güvenlik seviyesine getirmiştir.  İki yüz yıl boyunca Avrupa işçi sınıfı,  ütopik sosyalistinden anarşistine, Komintern’inden komünist partilerine, Stalinist’inden Troçkist’ine  kadar  pek çok  fedakâr savaşçının önderliğinde, topluca ağlayıp dövünüp sızlanmadan,  mücadele ederek, gerektiğinde kanını dökerek, muazzam bir  sol edebiyatla, proleter sanat akımlarıyla desteklenerek oradaki maden kuyularını bugünkü hale getirdi. Bu işin teknikle, Avrupa’dan ithal edilecek bilimsel makinelerle falan ilgisi yok, sınıf mücadelesiyle, sınıf dayanışmasıyla, sosyalistlerin kararlılığıyla ilgisi var.

Umutlu olmaya devam edelim. Ancak umut ile fanteziyi ayırt ederek, düşünmek ile hayal kurmak arasındaki farkı dikkate alarak umut edelim. RED,  04.06.2014