GEÇMİŞTE BİR GEZİNTİ

Yavuz Alogan

12 Eylül’ü en iyi anlatan iki üzücü   fotoğraf vardır. Birincisinde, DİSK yöneticilerini Selimiye Kışlası’nın önünde görürüz. Ellerinde valizleriyle tutuklanmak için sıra beklemektedirler. Akşam olunca asker onlara evlerine gitmelerini, yarın yeniden gelmelerini söyler.

İkinci fotoğraf yağmurlu bir günde Brüksel’de çekilmiştir. Behice Boran ve Nihat Sargın, üzerlerinde eskimiş pardösüler, mülteci maaşı kuyruğunda beklemektedirler.

Her iki fotoğrafı da 12 Eylül döneminde, İngiltere’de çıkan İşçinin Sesi gazetesinde gördüğümü hatırlıyorum. Bunlar yenilginin fotoğraflarıdır.

Sosyalist sol için evrensel ve tarihsel bir kural (örüntü) vardır.  Sınıf mücadelesi yükseldiği zaman sosyalist solun bütün fraksiyonları birbirine yaklaşır, hatta birleşerek ortak yönetim organları oluşturur. Mücadele yenildiğinde ya da yatıştığında ayrışırlar; teorik tartışmaya, kendi aralarında ideolojik mücadeleye başlarlar. 1970’lerin ikinci yarısında bunun tam tersi oldu. İşçi mücadelesinin ekonomik olmaktan çıkarak siyasallaştığı bir sırada sosyalist sol kırk türlü fraksiyona bölündü, hatta birbirine silah çekmeye başladı.

Bunun sebebi, TİP’in ve onun içinden çıkan Dev-Genç hareketinin savunduğu, 1961 Anayasası’nın sınırları içinde meşruiyet arayan antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı, yurtsever sosyalist çizginin terk edilmiş olmasıdır. 1974 yılından itibaren sosyalist sol, Moskova, Pekin, Tiran, And Dağları ve Avrupa’nın Marksist entelektüel çevrelerinde üretilen teoriler üzerinden keskin hatlarla bölündü. Bu teoriler önceki dönemde de vardı fakat grupların mücadele içinde birleşmelerini önleyecek kadar belirleyici değildi. 1970’lerin sonuna doğru bu durum değişti; özgünlüğünü kaybederek kendi içinde ayrışan sosyalist sol ülkemizin gerçeklerinden koptu. Bu kopuşun zirvesi 1 Mayıs 1977 felaketidir.

12 Mart öncesinin devrimci hareketleri teoride yaratıcı, eylemde mücadeleci ve kitlesel oluşumlardı. Kendi küçük kitlelerini yaratıp birbiriyle tokuşturmaktan çok, en geniş halk kitleleriyle birleşmeye çalışmışlardır.  TSK’nın işbirlikçi kanadının yaptığı 12 Mart darbesi ve gençlik hareketinin bütün liderlerinin öldürülmesi muazzam bir özgüven kaybına yol açtı ve sosyalist solun çeşitli fraksiyonları, ithal edilen güncel teorileri papağan gibi tekrarlayan ve bunları birer şablon gibi toplumsal hareketlere uygulayan yabancılaşmış gruplara ayrıldı.  Dış güçlere (evet, “dış güçlere!”) bağlanmayan merkezci hareketler ve yurtsever sendikacılar da bu düşüş ve kavram kargaşasından etkilendiler. Dünyada bu kadar yükselmiş bir kitle hareketinin 24 Ocak kararları ve Amerikancı askeri darbe gibi ikili bir ölüm fermanına direnemeyişinin sebebi budur.  Potansiyel öncünün kafası başka ülkelerde çok farklı tarihsel dönemlerde üretilen teorilerle fena hâlde karışmıştı.

Yine de sosyalist sol için durum şimdiki kadar umutsuz değildi.  Yetmişli yıllarda en azından HDP/PKK gibi solcu maskesi takan, emperyalizmin işbirlikçisi, hatta Yankee’nin paralı askeri olan bir güç sosyalist solun bütün bölümlerine nüfuz etmemiş, etnik milliyetçiliği bir tür devrimcilik gibi pazarlamamıştı.  1986’dan günümüze kadar, şimdiki Vatan Partisi’nden, BSP, ÖDP ve diğerlerine kadar sosyalist solun hiçbir kesimi dönemsel ya da sürekli olarak PKK politikalarından kendisini ayıramamıştır. Bunlar, özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi kavramları, işbirlikçi etnik milliyetçiliğe eleştirisiz ve kayıtsız şartsız teslim etmişlerdir.  

Yeni dünya düzeni, 1990’lardan başlayarak her türlü etnik, dinsel ve cinsel ayrımcılığı “buyurun bu mücadele konularıyla oyalanın” diyerek önümüze koymuş ve kapitalist neo-liberal ekonomi piyasasının bölünmez bütünlüğünü küresel çapta sağlamak için ulusların ve her türlü potansiyel muhalif/devrimci/ilerici hareketin bölünmesini sağlamıştır. Elbette yapısal değişiklikler de olmuş; proletarya prekarya’nın (güvencesiz, esnek çalışan geniş kitleler) içinde dağılmış, sendikalar mafyalaşmış, sosyal devlet ortadan kalkmıştır.

 Neyse, konuyu dağıtmayalım…  Bugün 1 Mayıs, “işçinin emekçinin bayramı, devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı…”  

Aşağıdaki yazıyı on yıl önce yazdım; günümüzden tam kırk üç yıl önce, 1977’de yaşanan 1 Mayıs felaketini anlatıyor.   Analiz içeren bir tanıklık yazısıdır.  Olayın bir “felaket” olması, yaşanan kayıpların yanı sıra, ortaya çıkan moral bozukluğunun zamana yayılan yıkıcı etkileriyle ilgilidir. Uzunca bir yazı. Korona münasebetiyle evlerimize hapsedildiğimiz şu 1 Mayıs gününde, sabırla, geçmişte bir gezinti gibi, tarihten ibret alınarak okunmalı.

                                         ***

                      BİR TANIKLIK: 1 MAYIS 1977

         1 Mayıs 1977 günü, o sırada  “Maocu Blok” olarak anılan üç siyaset, Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu ve Halkın Birliği, Saraçhane’den yürüyüşe geçmiş,  Tarlabaşı’ndan Taksim Meydanı’na doğru çevreyi sloganlarla çınlatarak ilerliyordu. Bu üçlünün yaklaşık 500 metre önünde, Marx-Engels-Lenin’in dev posterlerini taşıyan Kurtuluş grubu yer alıyordu. Onların önünde de DİSK ve Maden-İş  konvoyları vardı.

         O dönemde TKP’nin yönlendirdiği DİSK, Maocuları 1 Mayıs günü Taksim Meydanı’na sokmama kararı almıştı. Dönemin en şiddetli ideolojik mücadelesi, TKP ile   her türlü Maocu arasında sürüyor, iki grup birbirini “Maocu Bozkurtlar” ve “Sosyal Faşistler” olarak anıyordu. “Merkezci”  (Pekin’e ve Moskova’ya mesafeli) gruplar, Dev-Yol ve Kurtuluş, TKP’ye daha yakın duruyorlardı.

         Miting öncesi afişlemeler sırasında çatışmalar olmuş,  İstanbul ve İzmir’de  afişe çıkan iki genç ateşli silahla öldürülmüştü. Miting öncesi bütün gazeteler, büyük bir provokasyon olacağını, kan döküleceğini yazıyordu.

         DİSK’in planı Maocu grupları miting sona erene kadar Taksim Meydanı’nın dışında bekletmekti. Bu amaçla Şişhane Yokuşu’nda DİSK görevlileri tarafından durdurulup uzun süre bekletilen Maocu gruplar, Kurtuluş grubunun arayı açtığını görünce koşarak Taksim Meydanı’na doğru ilerlediler.  Sular İdaresi binasının arka tarafında, meydana giriş noktasında kurulan bir insan barikatının önünde durduruldular. Slogan yarışı sopalı çatışmaya dönüştüğünde, barikatın içinde, meydana giriş istikametine göre sağda, duvarın dibinde duran beyaz gömlekli, bıyıklı bir arkadaş silahını çekerek havaya peş peşe ateş etti.  Böylece Taksim çevresinde ilk silah sesi duyulmuş oldu.  Saat 19.30 gibiydi.   Ateş eden kişinin bir provokatör olduğunu ve  çatışmanın başlangıç işaretini bilinçli olarak verdiğini hiçbir zaman düşünmedim. Muhtemelen, binlerce Maocu’nun sopalı bir kavgayla durdurulamayacağını ve barikatı yararak meydana gireceğini anlamış ve bunu önlemek için ateş açmıştı.   

         Kısa bir duraksamanın ardından Maocu grup da silah çekerek ateş etmeye başladı.  Onca silah atışına rağmen, o noktada (oldukça dar bir yer)  hiç kimsenin ölmemesi, hatta vurulmaması ilginçtir. Kimse hedef gözeterek ateş etmiyordu. Sadece Maocu gruptan biri arkadaşının kaza kurşunuyla bacağından vuruldu. Bu arada silah sesleri dalgalar halinde bütün Taksim Meydanı’nı kapladı. Ardından polis sirenleri duyuldu. Onun ardından bütün sesleri bastıran çok yüksek bir siren sesi başladı (ve sanki hiç kesilmedi). Daha sonra bu sesin vitrini kırılan bir kuyumcu mağazasının alarm sisteminden çıktığı söylenecekti.

“Komünistler, kardeşlerimizi şehit etti…”

         Maocu gruplar hızla ayrıştı. Kitlenin ana gövdesi Tarlabaşı’ndan aşağıya doğru   koşarak dağılırken; bir kısmı da ara sokaklara dalıp, peşlerine düşen görece zayıf bir polis gücüyle çatışmaya başladılar; arabalar devriliyor, alevler yükseliyor, camekânlar kırılıyor, silahlar patlıyordu. Bu çatışma yaklaşık iki saat sürdü. Grupların bir kısmı, oldukça uzak bir noktada (hangi semt olduğunu bilmiyorum) bir yol ağzında toplandılar. Halkın Kurtuluşu grubundan bir kişi, yüksek bir yere çıkarak kısa ve moralsiz bir konuşma yaptı. Grup dağıldı.

Hava kararmıştı. Sokaklar bomboştu. Otuz kırk kişi dar bir sokağın orta yerinde ilgisiz biçimde duran ışıklarını söndürmüş bir otobüse, pankartlarla, sopalarla doluştu. Otobüs iç ışıklarını yakarak hareket etti ve birkaç yüz metre sonra bir polis barikatının içine girerek durdu. Polisler otobüstekileri döverek indirdiler, kimliklerini aldılar ve minibüslere bindirdiler.

         Minibüs hareket halindeyken polis telsizinden anons yapılıyordu: “Komünistler kardeşlerimizi şehit etti. 40 polis arkadaşımız öldü” gibi…  İyice coşan polisler, minibüsün tabanına balık istifi yığılmış komünistlerin kafalarına daha büyük bir hırsla şut çekmeye başladılar.  Gayrettepe Emniyet Amirliği binasının önündeki alan güçlü projektörlerle aydınlatılmıştı. Alanda çok sayıda toplum polisi ellerinde odunlarla (cop değil, odun!) bekliyorlardı. Minibüstekiler sürekli inip kalkan odunların altından, küfürler, naralar ve bağrışmalarla geçirilerek içeriye alındılar. Dayak içeride de devam etti. Sonra “teşhis seansları” başladı.  Binanın alt katındaki kafeslerden çıkarılan onar yirmişer kişilik gruplar, spor salonuna götürülüyor, toplum polisi onları sürekli döverek “teşhis” ediyordu.  Naralar atarak karate vuruşları deneyen polisler vardı.  Polis beni de “teşhis” etti.  Kazancı Yokuşu’nun altında bir polis panzerine ateş ederken, aynı anda Okmeydanı’nda bir polis otosunun camlarını demir çubukla kırarken ve birbiriyle ilgisiz daha pek çok yerde aynı anda görülmüştüm (!). Bu arada üzerimden bir de ustura çıkmıştı (otobüste yanımda oturan kırmızı kadife pantolonlu arkadaş polisi görünce paniğe kapılıp usturayı parkamın cebine kaydırmış olmalı).

         Bu eziyet, nihayet Sansaryan Han’ın altındaki, çepeçevre ahşap kerevetli, çok geniş, loş ve serin nezarethaneye tıkılınca sona erdi. Aramızda yaralılar, kolu bacağı alçıya alınanlar vardı. Herkesin üstü başı kan içindeydi. Aşırı zorladığım için ses tellerim çalışmıyor, sürekli kulaklarım çınlıyordu. Bir işçinin, yanık bir sesle, “Bayram benim neyime/Kan damlar yüreğime/Hain hançer vuruyor/Saldırır dirliğime,” diye türkü söylediğini hatırlıyorum.

Nereden Ateş Edildi?

         Nezarethanedekiler Taksim Meydanı’nın her yerinden toplanmış işçilerden ve devrimcilerden oluşuyordu. Şehri terk etmek için otobüse ya da trene binmek üzereyken Harem Otogarı’ndan ve Haydarpaşa İstasyonu’ndan alınanlar da vardı.  Bu kişiler gerek meydanı, gerekse Tarlabaşı’nı  farklı noktalardan görmüş kişilerdi.   Gayrettepe’de ve nezarette,  olaylar sırasında gördüklerini ve yaşadıklarını birbirlerine anlattılar. Bu konuşmalar sırasında İnterkontinental Oteli’nden ve Sular İdaresi binasının üstünden ateş edildiğine dair hiçbir söz duymadım.   Ancak birinci nokta,  önce polis, sonra da savcı sorgusu sırasında öne çıkarıldı. Değişmez iki soru şuydu: “Nereden ateş edildi? İnterkontinental Oteli’nden ateş edildi mi?”  Olumlu yanıt almak istiyormuş gibi bir halleri vardı.

Sular İdaresi ise daha sonra gündeme geldi. Olaydan sonra çıkan Aydınlık dergisinin (belki de TİKP’in Halkın Sesi dergisi) kapağında bir fotoğraf vardı. Akşam karanlığında çekilen fotoğrafta Sular İdaresi binasının damında elinde uzun namlulu silahlar olan siluet halinde adamlar görülüyordu. Bunların polis olduğu ve olaydan sonra oraya çıktıkları (hava kararmıştı) gayet açıktı. Fakat resmin altında, “İşte Meydana Ateş Edenler,” gibi bir yazı vardı. Ayrıca, olay sırasında  Kemal Türkler’in yerini alarak kürsüden paniği önlemeye çalışan, artık hayatta olmayan değerli sendikacı / sosyalist Sıtkı Coşkun, Tarlabaşı tarafından gelen  silah sesleri üzerine, “Sular İdaresi’den ateş ediyorlar!” diye bağırarak polisi göreve davet etmişti.

İlk ateş eden kişiyi ve orada olanları gördüğüm için devlet bağlantılı provokatörlerin, o hengâme içinde, onca silah patlarken Sular İdaresi binasının üzerine çıkıp meydana doğru ateş ettiklerine hiçbir zaman inanmadım. İnterkontinental Oteli’nin 5. ve 6. kat pencerelerinden de ateş edildiğini sanmıyorum. Necati Doğru’nun tanıklığıyla, o katlarda esrarengiz birilerinin (MİT  ve / ya da CIA ajanları –yabancılar) bulunduğu kesin. Necati Doğru içeri alınmadığı odaya (510 numaralı oda) göz attığında teleobjektifler görmüş. Muhtemelen mitingi istihbarat amacıyla  filme çekiyorlardı. O yıllarda Ankara’da yapılan yürüyüşlerde de Kızılay’daki “gökdelen”den film çektiklerini biliyoruz. Ayrıca MİT ya da CIA mensupları gibi  profesyonel unsurların  Tarlabaşı’ndan silah sesleri duyulunca, önceden rezervasyon yaptırdıkları otel odalarının pencerelerini açıp sağa sola ateş etmeleri pek mantıklı görünmüyor.

         12 Eylül darbesi hazırlanırken, 1976-77-78 1 Mayıs’larında alınan görüntülerin incelendiği ve eli sopalı  DİSK görevlilerinin saptanmaya çalışıldığı biliniyor (darbe sırasında  bu sendika görevlilerinin direneceklerini düşünüyorlardı muhtemelen). Devletin derin arşivlerinde yer alan o filmlerin ileride ortaya çıkması ve incelenmesi, kameraların hangi açılardan çekim yaptıklarının saptanması, 1 Mayıs 1977  olayını bütün yönleriyle aydınlatabilir. Ayrıca polisteki  ve savcıdaki sorgu tutanaklarının da incelenmesi gerekir.  Özellikle polis sorgusunda İnterkontinental’e doğru bir yönlendirme, ayrıca çeşitli saklama ve saptırma girişimlerinin olduğunu tahmin ediyorum.

O günün en önemli özelliklerinden biri, bugünün polisi kadar teçhizatlı, tektip ve disiplinli olmayan toplum polisinin durumuydu. Önceden hazırlandıkları, sıkı bir ajitasyona tâbi tutuldukları belliydi. Bağımsız çeteler halinde ve büyük bir nefretle hareket ediyorlar, sürekli telsiz anonslarıyla kışkırtılıyorlardı. Yakaladıklarını linç etme psikolojisi içindeydiler. Çoğu MHP eğilimliydi (Pol-Bir, MHP’yle ilişkili bir polis derneğiydi).   Meydana dalan panzerlerin hareket tarzı, uyarıda bulunan Ahmet İsvan’ın tekmelenmesi, megafonlardan savrulan küfürler ve tehditler, daha önceki (hatta sonraki) gösterilerde rastlanmayan bir başıbozukluğun ve saldırganlığın örnekleridir. Dolayısıyla, telsiz anonslarını yapanların saptanması ve toplum polisinin miting hazırlıklarının, Taksim ve çevresinde mevzilenme biçiminin incelenmesi de 1 Mayıs 1977 olayını önemli ölçüde aydınlatabilir.

Tarlabaşı’ndan silah sesleri geldikten sonra ateş açıldığı neredeyse kesin olan noktalar şunlardır: Renault marka beyaz bir arabadan yukarıya doğru ateş edilen Kazancı Yokuşu (burada 6 kişi kurşunla, 29 kişi ezilerek hayatını kaybetti); ikinci nokta, Pamuk Eczanesi’nin üst katı (olaydan sonra burada boş şarjörler ve mermi kovanları bulundu). Ayrıca İnterkontinental Oteli’nin önünü tutan polis barikatının içinden ve ardından kürsüye doğru; ve meydanda fırdönen panzerlerin menfezlerinden de ateş edilmiş olabilir.

TSK’da Tasfiyeler

         O dönemde ordu içindeki MHP’li subayların bir darbe  hazırlığı içinde oldukları ve 1 Mayıs katliamını bu amaçla tertipledikleri söylendi. Toplum polisi, MHP’li  polislerin (Pol-Bir) yönlendirmesiyle bu amaçla kullanılmış olabilir.  Nitekim olaydan bir ay sonra, 1 Haziran’da dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral N. Kemal Ersun ansızın emekli edildi ve gerekçesi açıklanmadı. 3 Haziran’da Ecevit Taksim Meydanı’nda bir seçim mitingi yapacaktı. Demirel kendisini özel bir notla uyardı.   Notta, Ecevit’e Taksim Meydanı’nda konuşma yaparken dürbünlü tüfekle ateş edileceği yazılıydı. 5 Haziran’da genel seçimler yapılacaktı. Belki de 1 Mayıs için daha büyük ölçekli bir katliam planlanmıştı. Böylece, sıkıyönetim ilan edilecek, seçimler ertelenecek ve MHP çizgisinde bir askeri darbe yapılacaktı.

N. Kemal Ersun’un aniden emekli edilmesi, orgenerallik sırası gelen,  gene MHP’ye yakın  iki Korgeneral’in, Musa Öğün ile Recai Engin’in de önünü kesti.  O sırada batı basını, mesela  The Christian Science Monitor isimli gazete, Demirel ile dönemin Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’ın  bir darbe girişimini  son anda ve güçlükle önlediklerini yazdı.   Bütün bunlar hiçbir zaman açığa çıkarılmadı. Ecevit’e kim suikast yapacaktı? Kara Kuvvetleri Komutanı neden emekli edildi?  Süleyman Demirel, Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’ın önerdiği Orgeneral Adnan Ersöz’ün Kara Kuvvetleri Komutanı olmasını neden istemedi? Onun yerine neden 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’i önerdi? Cumhurbaşkanı Korutürk bu ismi neden veto etti?  Mevcut Kara Kuvvetleri Komutanı (Ersun) tasfiye edilmişti ve yerine gelecek kişi konusunda devletin zirvesinde büyük bir anlaşmazlık vardı. Neden? Sonunda, o sırada emekliliğini bekleyen Ege Ordu Komutanı Kenan Evren, geleceğin Genel Kurmay Başkanı olarak Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Demirel’in önerdiği Ali Fethi Esener ise 12 Eylül darbesinden sonra Demirel’in talimatıyla Büyük Türkiye Partisi’ni kurmaya çalışacak ve askeri cunta tarafından veto edilecekti. 

Neler olduğunu en iyi bilen kişi, kuşkusuz, dönemin başbakanı Süleyman Demirel’dir.  Henüz hayattayken Demirel’in konuşması; ayrıca 1 Mayıs 1977 gecesi yapılan olağanüstü Bakanlar Kurulu’nun ve Ağustos’ta toplanan, tasfiyelerin yapıldığı Yüksek Askeri Şura’nın toplantı tutanaklarının incelenmesi de 1 Mayıs katliamını önemli ölçüde aydınlatacaktır.  O sırada MİT’in 1 Mayıs katliamıyla ilgili olarak Demirel’e bir rapor verdiği söylendi. Bu raporda olayı Kara Kuvvetleri Komutanı N. Kemal Ersun’un tertiplediği yazılıymış. Böyle bir rapor var mıydı? Varsa nerededir?

1 Mayıs katliamını aydınlatmak isteyenlerin, bu tür belgelerin, “maddi deliller”in peşine düşmeleri gerekir.  Aslında müthiş bir tembellik, kayıtsızlık ve örgütlenme yeteneksizliği yüzünden, 1 Mayıs 1977’de kaç kişinin öldüğü bile tartışmalı bir konu. En azından DİSK’in, başımıza demokrasi havarisi kesilen AKP hükümetinden bu türden belgeleri halka açıklamasını talep etmesi gerekir.  Hayali darbeleri soruşturacaklarına, 1 Mayıs’ın katillerini açıklasınlar. Bütün belgeler ellerinde!

33 Yıl Önce

       En genelde 1 Mayıs 1977’nin    12 Eylül darbesine uzanan zincirin halkalarından biri olduğu görülür. Bu olayın ardından, 16 Mart 1978’de 7 öğrencinin öldüğü, 48’inin yaralandığı İstanbul Üniversitesi’nin önündeki bombalı saldırı; onun ardından, 19-24 Aralık 1978’de Maraş’ta 105 kişinin öldürüldüğü yüzlerce ev ve işyerinin yakıldığı olaylar; onun ardından da 30 Haziran-4 Temmuz 1980’de Çorum’da 57 kişinin öldürüldüğü yüzlerce kişinin yaralandığı olaylar geldi.  Sıkıyönetim ilan edildi ve dünyanın en Amerikancı darbesi 12 Eylül’de gerçekleşerek, “ılımlı” İslam’ın yolunu açtı.

Olayın, işçi sınıfı hareketi ve bütün sosyalist gruplar için özel bir önemi vardı.  Darbeye zemin hazırlama ihtimali bir yana, devlet ve burjuvazi, 1974-77 arası yükselen işçi hareketini durdurmak, DİSK’i etkisizleştirmek, sosyalist gruplar ile işçiler arasındaki bağlantıyı koparmak, solun kitleselleşmesini önlemek istiyordu. Dönemin hükümeti de bunu istiyordu. Bu hedefe önemli ölçüde ulaştıklarını söylemek zorundayız. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.  Sol içi çelişkiler gittikçe keskinleşti; sosyalist gruplar kendi tabanlarından önemli ölçüde soyutlandılar; devrimcilik MHP’nin paramiliter örgütleriyle çatışma ve mevzi tutma faaliyetine indirgendi; devrimci sendikalar siyasi mücadeleden uzaklaştılar ve DİSK giderek CHP çizgisine doğru kaymaya başladı. 12 Eylül Darbesi’ne kitlesel bir direnişle karşı çıkılamamasının en önemli nedenlerinden biri, 1 Mayıs 1977’nin yarattığı moral bozukluğunun aşılamamasıdır.

Her şeye rağmen, 1976-77-78’de yapılan 1 Mayıs mitinglerinin, şenlik, bayram ya da karnaval havasında geçmediğini; bunların, siyasi kararlılığın sergilendiği, anlamlı taleplerin öne sürüldüğü sahici mücadele gösterileri olduğunu belirtmek gerekir. Bu mitinglere katılan bütün gruplar, DGM’nin (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) ve MESS’in (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) ezileceğine (herkesin sloganı: “DGM’yi ezdik, sıra MESS’de!”) ve devrimin mümkün olduğuna tam bir içtenlikle inanıyordu.

         2010 yılının 1 Mayıs günü, yıllarca Taksim’e açılan sokaklarda cop ve gaz yiyerek mücadele eden genç insanların çabasıyla, fakat  “son tahlilde” AKP’nin lütfuyla  açılan meydanda, halay çeken, şarkı söyleyen insanların arasında, 33 yıldır yerde kalan kuru kan lekelerine basıyormuş gibi tuhaf bir duyguyla dolaşırken düşündüm bütün bunları. “Günlerin bugün getirdiği” geçmiştekine hiç benzemiyor. Veryansıntv, 01.05.2020